|
1992 SEÇİMLERİ VE İŞÇİ PARTİSİ'NİN İYİ POLİS
DÖNEMİ
İsrail devlet aygıtının geliştirdiği iyi polis-kötü polis numarası
İşçi Partisi tarafından benimsendi. Parti 1992 yılındaki kritik
seçimlerden önce yoğun bir barış propagandası yaptı, iktidara geldiğinde
Arap komşularıyla barış yapacağını taahhüd etti. Onyıllardır şahinliğiyle
tanınan genel başkan Yitzhak Rabin, hızlı bir değişim geçirerek
barış sözleri etmeye başladı.
Rabin'in yaşadığı değişim gerçekten de etkileyiciydi. İşçi Partisi'nin
ağır topu, iktidara oturup barış sürecini başlattığı 1992 yılından
iki yıl öncesine dek yine İsrail hükümetindeydi; Likud-İşçi Partisi
ortak hükümetinin Savunma Bakanıydı. Ve o dönemlerde hiç de "güvercin"
politikalar izlemiyordu. İntifada'nın bastırılması için en sert
yöntemleri kullanmaları için İsrail ordusuna emir veren kişi Rabin'di.
Hatta televizyonlarda yayınlandığında tüm dünyayı ayağa kaldıran
ünlü "kol kırma" sahneleri de Rabin'in eseriydi: Savunma Bakanı,
orduya "Filistinlilerin kemiklerini kırın" emri vermişti.
Rabin'in daha önceki kariyeri de son derece şahindi: 1967de Genelkurmay
Başkanı iken, kendisi için "Demir İrade" terimi kullanılmıştı. Daha
sonra, 1975 ve 1976'daki başbakanlığı sırasında Batı Şeria'da Hayad
Barzel, yani "Demir Pençe" politikasını ilan etti. Bu politikasının
sonucu, 300 bini aşkın Filistinli İsrail hapishanelerinde önceki
sayfalarda değindiğimiz türden sistemli ve sürekli işkencelere tabi
tutuldu. Yitzhak Rabin, Shimon Peres'in "Ulusal Birlik" hükümetinde
Savunma Bakanı olduğunda ise, Lübnan ve Batı Şeria'da Egrouf Barzel,
yani "Demir Yumruk" politikasını uygulamaya koydu. Bu politika Rabin'in
1987-1988'de Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilere karşı uyguladığı
yoğun baskı ve toplu cezalandırma politikasıydı. Bu nedenle Rabin'e
"Demir Yumruklu Lider" adı takıldı. İktidara geldiğinde Türkiye'deki
Şalom gazetesi onu böyle tanıtmıştı. Rabin'in vahşet politikası
öylesine ünlüydü ki, Savunma Bakanı olduğu dönemde Filistinliler,
"Rabin, bu ay kaç Filistinli öldürdün?" yazılı pankartlarla gösteriler
yapmışlardı.
İşte bu Rabin, kendisine göre daha güvercin olan Şimon Peres'le
birlikte 1992 seçimleri öncesinde İsrail toplumuna barış vaad etti.
Ancak seçimler öncesinde söylediği bazı sözler, İşçi Partisi'nin
savunduğu "barış"ın gerçekte bir ilüzyon, yalnızca İsrail devlet
aygıtı tarafından planlanan bir "iyi polis" numarası olduğunu gösteriyordu.
Bu sözlerden biri, işgal altındaki Batı Şeria'da kurulan Yahudi
yerleşim birimleri ile ilgiliydi. Batı kamuoyu, yıllarca yerleşim
birimlerini sağcı Likud'un bir ürünü olarak görmüş, İşçi Partisi'nin
ise bu yayılmacı politikayı benimsemediğini düşünmüştü. Oysa bu
izlenim, yalnızca İsrail'in iyi polis-kötü polis politikasının bir
sonucuydu. Rabin'in sözleri işte bu ilüzyonun iç yüzünü ortaya sürüyordu.
İşçi Partisi lideri, 1990'da İsrail seçmenine yaptığı açıklamada,
Likud'un yerleşim birimlerini "göstere göstere" yaparak bu konu
nedeniyle ABD'yle bile sürtüşmeye girmesini eleştirmiş ve İşçi Partisi'nin
yerleşim birimleri inşa etmeye Likud'dan daha önce başladığını,
ancak inşa işini son derece "zekice" yürüttüğünü ve bu sayede de
Amerika ile hiç bir sorun yaşamadığını hatırlatmıştı. İşçi Partisi'nin
yarı-resmi yayın organı olan Davar gazetesi, 18 Ekim 1990 sayısında,
Rabin'den şu alıntıyı yapıyordu:
İşçi Partisi, yerleşim birimlerinin büyütülmesi konusunda geçmişte
Likud'a göre çok daha fazla iş yapmıştır ve gelecekte de bu konuda
daha fazla iş yapabilecek kapasiteye sahiptir. Biz hiçbir zaman
Kudüs hakkında konuşmadık. Yalnızca bir fait accompli yaptık, olayı
fiili biçimde hallettik. Doğu Kudüs banliyölerindeki yerleşim birimlerini
de biz inşa ettik. Amerikalılar tek kelime söylemediler, çünkü bunları
son derece zekice inşa ettik.
Rabin'in söylemek istediği şey açıktı; İşçi Partisi, İsrail'in
yayılmacı politikalarını Likud'a göre daha örtülü yürütebiliyor,
kısacası "iyi polis" rolünü iyi oynayabiliyordu. Ve 1992'de İsrail'in
iyi polislere ihtiyacı vardı. Çünkü, az önce değindiğimiz gibi gittikçe
yükselen ve radikalleşen İslami direnişe karşı, eski düşman FKÖ
ile barış yapılması gerekiyordu. Bu barış, kuşkusuz Likud'un sert,
saldırgan ve ölçüsüz üslubu ile gerçekleşemezdi.
Seçimleri de az farkla da olsa İşçi Partisi kazandı. Yahudi Devleti,
önemli bir dönüm noktasına gelmişti. Orta ve uzun vadede büyük bir
tehdit olarak görülen İslami düşmana karşı, Filistin direnişinin
eski sahibi olan FKÖ'yle ittifak kurulacaktı. Yeni hükümet, en büyük
hedefinin barış olduğunu açıkça ifade etti.
İşçi Partisi'nin bu pozisyonu, Gush Emunim'in "Mesihçi" ideolojisine
bağlı olan İsrail devlet aygıtını rahatsız etmemişti doğal olarak.
Biliyorlardı ki, İslami direnişi tasviye etmek için barış gerekmektedir
ve İşçi Partisi iktidarı da bunun için en ideal çözümdür. Onların
gözünde bu barış, "savaş için barış"tı, bir başka deyişle uzun bir
savaşın içindeki geçici bir ateşkesti.
"Savaş İçin Barış" Teorisi
"Savaş, barıştır" George Orwell, 1984
Daha güçlü bir hamle yapmak için geri çekilmek, siyaset sanatının
ince yöntemlerinden biridir. Örneğin Lenin, Ekim Devrimi'nin ardından
Rusya'da kapitalizmi yerleştirebilmek için öncelikle NEP (New Economic
Policy) adlı kapitalist bir ekonomi modeli uygulamıştı. Lenin'e
göre, bu, önemli bir "stratejik geri adım"dı.
İsrailliler de onyıllardır sözkonusu "stratejik geri adım" yöntemini
sık sık kullandılar. Bunun bir örneği, 1979'da İsrail ile Mısır
arasında hem de Likud iktidarı sırasında imzalanan Camp David barışından
üç yıl sonra yaşanmıştı. Camp David'i, "Ortadoğu'da barış süreci
başladı" masalına göre yorumlayanlar, İsrail birliklerinin Camp
David'i imzalamış olan Menahem Begin'in emriyle 1982 yazında Lübnan'ı
işgal etmesi ile şoke olmuşlardı. Sabra ve Şatilla'da gerçekleştirilen
katliamlar ise, İsrail'in ne gibi bir "barış süreci" hedeflediğini
gözler önüne serdi. Sonuçta şu ortaya çıktı: İsrail, Camp David'i
"Ortadoğu'da barış" istediği için imzalamamıştı. Camp David'le hedeflenen
tek şey, Mısır engelinin İsrail'in önünden kaldırılmasıydı. Böylece
İsrail, daha önemli gördüğü hedefler üzerine konsantre olabilirdi.
Bunun yanısıra, az önce Oded Yinon'un raporundan söz ederken değindiğimiz
gibi, Mısır da gerçekte İsrail'in fetih stratejisinden kurtulmuş
değildi; İsrail devlet aygıtı bu ülkeyi parçalamayı ve Sina'yı geri
almayı hedefliyordu. Dolayısıyla, Camp David kalıcı bir barış değil,
geçici bir ateşkes, yani bir "stratejik geri adım"dır.
"Stratejik geri adım" teorisinin İsrail devlet
aygıtı tarafından benimsenmesinin asıl nedeni ise, bu teorinin Gush
Emunim tarafından onaylanmış oluşudur; yani Mesih Planı'na uygundur.
İsrailli siyaset bilimci Ehud Sprinzak, Haham Zvi Yehuda Kook'un
"bizim (Mesihi) kurtuluşumuz tarihsel bir rotadır. Buna karşı olarak
oluşan her gelişme, ancak geçici bir erteleme olabilir" şeklindeki
sözlerini aktarıyor ve Gush Emunim'in bu prensip doğrultusunda geçici
toprak tavizlerine karşı çıkmadığını, Camp David'in de Gush tarafından
bu çerçevede değerlendirildiğini bildiriyor.70
13 Eylül 1993, Washington'daki "tarihi
barış"...
|
1992'deki İşçi Partisi iktidarından sonra başlatılan
barış süreci de, ilk başta bu tür bir "stratejik geri adım" olarak
tasarlanmıştı. Bu durum, bazı bilinçli Filistinlilerin de gözünden
kaçmıyordu. Filistin'in ünlü aydını ve Ortadoğu uzmanı Edward Said,
FKÖ yönetimini uyarmış ve onlara "Talmudist bir milletle karşı karşıya
olduklarını unuttuklarını" söylemişti. (Talmudist: Yahudi kutsal
kaynağı Talmud'a sıkı sıkıya bağlı) Said'in dediğine göre, İsrailliler,
her satırın, her virgülün ardında bir tuzak hazırlıyor olabilirlerdi.71
Edward Said'in FKÖ'yü Yahudi dini kaynaklarına
gönderme yaparak uyarması boşuna değildi. Çünkü sözkonusu dini kaynaklar,
az önce sözünü ettiğimiz "stratejik geri adım" teorisini desteklerler.
M. Tevrat, "savaş için barış" yöntemini şöyle açıklar:
Bir şehre karşı cenk etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışa
çağıracaksın. Ve vaki olacak ki, eğer barış cevabı verirse ve kapılarını
sana açarsa, o vakit vaki olacak ki, içinde bulunan bütün kavim
angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler.72
Aslında İsrailliler Filistinlilere karşı "stratejik
geri adım" teorisini daha önce de denemişlerdi. 1992 seçimlerinin
ardından Yitzhak Rabin'in Filistinliler'e yaptığı barış teklifi,
15 yıl önce bu kez Likud partisinin lideri Menahem Begin tarafından
yapılmıştı. Begin de Filistinlilere Batı Şeria ve Gazze'nin belirli
bölgelerinde özerklik teklif etmiş ve bu yolla Filistin direnişini
sona erdirmeyi hesaplamıştı. Ancak bu otonomi planı, Begin'in İsrail
işgalini sona erdirmek istediği anlamına gelmiyordu; plan gerçekte
bir tuzaktı. Öyle ki, gerçekten "güvercin" olan bir İsrailli, Kudüs
İbrani Üniversitesi'nden Profesör Jacob Talmon, Begin'e yazdığı
uzun mektubun başında şöyle diyordu: "Sayın Başbakan, sizin Filistinlilere
önerdiğiniz otonomi planı, Yahudi-olmayanları susturmak için üretilmiş
bir tuzaktan başka bir şey değildir..." 73 Begin'in
hazırladığı bu tuzak, M. Tevrat'ın "savaşmadan önce barışa çağırma"
yönteminin bir uygulamasıydı...
1992'de ise, İsrail devlet aygıtı, aynı tuzağın bu kez İşçi Partisi
tarafından kullanılmasını uygun gördü. İşçi Partisi, iyi polis rolünün
bir sonucu olarak, Begin'den daha da bonkör davranacak, FKÖ'ye oldukça
tatmin edici "bahşiş"ler verecekti.
Ancak İşçi Partisi asla bu "barış"ın gerçek amacını unutmamalıydı.
Barış, asıl büyük tehlike olan İslami direnişi tasviye etmek için
yapılıyordu. Dolayısıyla, İsrail için kutsal toprak sayılan Batı
Şeria, asla gerçekten elden çıkartılmamalıydı. Öyle bir "barış"
rotası çizilmeliydi ki, İsrail FKÖ'ye doyurucu bahşişler versin,
ama asla Batı Şeria'yı bir daha geri dönülemeyecek biçimde elinden
çıkarmasın.
İsrail devlet aygıtı tarafından çizilen bu rota, bir süre iyi gitti.
Ancak kısa bir süre içinde, daha önce de benzerleri yaşanmış bir
sorun ortaya çıktı: İşçi Partisi'nin önemli bir bölümü, "barış"ın
büyüsüne kapılmaya başladılar. Bunlar, İsrail devlet aygıtında ve
Likud'da bulunan dini ve ırksal bilince sahip değildiler. Dolayısıyla
Siyonizmin gerçek içeriği yani Mesih Planı ile de ilgili değildiler.
Konuyu ilkesiz ve pragmatik bir biçimde değerlendiriyor, topyekün
bir barışın İsrail'in siyasi ve ekonomik çıkarları için yararlı
olduğunu düşünüyorlardı. Batı Şeria'nın tümünü vermeye de razı gibiydiler.
Bu, İsrail devlet aygıtı ve Likud için kabul edilemez bir durumdu.
Rabin suikastı ise bu kabul etmeyişin bir sonucu olacaktı, bunu
ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz. Ama önce İsrail devlet aygıtı
tarafından çizilen barış rotasına bir göz atalım. Çünkü bu rota,
FKÖ ile yapılan barışın aslında Mesih Planı'na uygun bir biçimde
tasarlandığını göstermektedir.
Niçin Gazze-Eriha?
İşçi Partisi iktidarından kısa bir süre sonra İsrail ile FKÖ heyetleri
arasında Norveç'in başkenti Oslo'da gizli görüşmeler başladı. Aylar
süren bu görüşmelerin ardından da, Oslo'daki deklarasyon, Washington'da
binbir gürültü ile imzalanan "tarihi el sıkışma" ve Gazze-Eriha
anlaşması geldi. Anlaşmaya göre, İsrail, öncelikle işgal altında
tuttuğu toprakların küçük bir bölümünde, Gazze Şeridi'nde ve Batı
Şeria'da yer alan Eriha kentinde FKÖ'ye otonomi verecekti.
FKÖ'nün denetimine verilecek olan bu iki toprak parçası, tüm Filistin
topraklarının % 2'sini bile bulmuyordu. Peki acaba neden İsrailliler
özellikle bu iki bölgeyi FKÖ'nün denetimine vermeyi kararlaştırmıştı?
Bu sorunun cevabıyla ilgili bazı önemli noktalar, Filistin'in ünlü
isimlerinden Azzam Tamimi'nin "Niçin Eriha" başlıklı bir makalesinde
vurgulanmıştı. Tamimi, şunları söylüyordu:
... Gazze, İsrail için daima bir huzursuzluk
kaynağı olmuştur. İsrail işgal birliklerine ve Yahudi yerleşimcilere
yönelik intifada bağlantılı hareketler İsrailli politikacıları bu
son derece yoğun nüfuslu ve fakir bölgeden tek taraflı olarak çekilmekten
sözeden açıklamalar yapmaya itmiştir. İsrail bir kaç kez Gazze'yi
Mısır'a iade etmeyi teklif etmişse de Mısırlılar bu tekliflerle
ilgilenmemiştir.
İsraillilere göre 'Önce Gazze-Eriha' planı İntifada'nın başladığı
1987 yılından beri kendilerini içine sıkışmış hissettikleri ikileme
son verme konusunda mümkün olan en iyi seçeneği temsil ediyordu.
Gazze'nin sebeb olduğu derin çukurdan kurtulmuş olacaklardı. Bu
yeryüzünün en yoğun nüfusuna sahip daracık toprak parçası sadece
pasif direnişin değil, silahlı mücadelenin de bir merkezi haline
gelmişti. Hamas İslami direniş hareketi İsrail'in güvenliğine karşı
büyük bir tehdit oluşturuyor; hem o bölgedeki hemde Batı Şeria'daki
Yahudi yerleşimcilerin kabusu haline geliyordu. Üstelik, Gazze,
İsrail için ekonomik ve stratejik değeri olmayan, yerleşim açısından
da pek kıymet taşımayan bir yerdi. Gazze Şeridi'ndeki yerleşim bölgeleri
16'yı geçmiyordu ve toplam göçmen sayısı 4.000'di. Oysa Batı Şeria'da
132 tane büyük iskan bölgesi vardı ve buralara 120.000 göçmen yerleştirilmişti...
Gazze ve Eriha'yı vermek İsraillilere bir şey kaybettirmeyecekti.
Aksine asayişi sağlama köktencilerle savaşma sorumluluğunu Filistinli
yardımcısına veren anlaşma onların lehineydi. Bu yardımcı, bireysel
menfaatler karşılığında İsrail devletine yönelen tehlikeleri bertaraf
etmeye muktedir olduğunu ispatlamaya çalışacaktı...74
Evet, içinde Hamas'ın önemli bir güce sahip olduğu Gazze Şeridi'nin
FKÖ'nün denetimine verilmesi kadar İsrail'in çıkarına uygun bir
şey yoktu: Bundan sonra Hamas'la, İsrail ordusu değil, FKÖ'nün "polis
gücü" uğraşacaktı.
Koskoca Batı Şeria'dan da bir tek Eriha kenti
seçilmişti Filistin yönetimine verilmek için. Peki Eriha'nın özelliği
neydi dersiniz? Azzam Tamimi, buna da değiniyor ve şöyle diyor:
"Eriha öteden beri önemsiz görünüyordu. İsrail orayı Arz-ı Mev'ud'dan
(Vaadedilmiş Topraklar'dan) saymıyordu. Tevrat'ta bile orası lanetlenmiş
bir belde olarak anılıyor; orada oturanların da lanetlenmiş olduğu
ifade ediliyordu." 75
Evet, İsrail'in koskoca Batı Şeria'da Filistinliler'e vermek için
seçtiği Eriha'nın özelliği "lanetli" bir şehir olmasıydı. M. Tevrat'ın
Yeşu bölümünde, 6. Bap, 26. ayette şöyle deniyordu: "Ve Yeşu o vakit
and ederek dedi: Bu şehri, Eriha'yı kalkıp bina eden adam Rabbin
önünde lanetli olsun. İlk oğlu pahasına onun temelini koyacak ve
küçük oğlu pahasına onun kapılarını takacaktır."
Kısacası, İsrail'in "barış" anlaşması bile kutsal kaynaklara uygundu:
Anlaşma gerçek bir barış için değil, İslami direnişi tasfiye etmek
için FKÖ'yle işbirliği kurmak amacıyla yapılmıştı. Yani M. Tevrat'ın
"savaş etmek için barışa çağırma" yöntemi uygulanmaya konmuştu.
Filistinlilere ise, "Yahuda ve Samiriye" olarak anılan "Kutsal Toprak"
Batı Şeria'nın yegane "lanetli" kenti verilmişti... Herşey kutsal
Yahudi kaynaklarına uygundu, yani Mesih Planı'na...
Bu nedenle, İşçi Partisi'nin imzaladığı Gazze-Eiha barışı, İsrail
devlet aygıtını ve Likud'u hiç bir şekilde rahatsız etmedi. Gazze
ve Eriha'nın verilmesinde bir sorun yoktu.
İsrail devlet aygıtı, Batı Şeria'nın geneli için de kapsamlı bir
plan hazırlamıştı. Bu plana göre, İsrail Batı Şeria'daki 120 bin
Yahudi yerleşimciyi asla geri çekmeyecek, yalnızca bu bölgedeki
Arap şehirlerinden geri çekilecekti. Bu geri çekilmenin amacı ise,
başta da belirttiğimiz gibi, FKÖ ile İslami direniş grupları arasında
bir çatışma yaratmaktı.
İşçi Partisi'nin 'Zekice İşgal' Planı
Batı Şeria'daki "stratejik geri adım" planını biraz daha yakından
incelemekte yarar var.
Batı Şeria'daki sorunun temelinde şu yatıyordu:
1992'ye gelindiğinde, Filistin'in yaklaşık % 30'unu oluşturan bu
bölgede 1 milyonun üzerinde Arap ve 120 bin Yahudi yerleşimci yaşıyordu.76
İsrail devlet aygıtının çizdiği Batı Şeria planı, bu hassas dengeyi
ilginç bir biçimde "stratejik geri adım" teorisine uyarladı. Yitzhak
Rabin'in 1990 yılında söylediği ""İşçi Partisi, yerleşim birimlerinin
büyütülmesi konusunda geçmişte Likud'a göre çok daha fazla iş yapmıştır
ve gelecekte de bu konuda daha fazla iş yapabilecek kapasiteye sahiptir...
Amerikalılar tek kelime söylemediler, çünkü bunları son derece zekice
inşa ettik." şeklindeki sözler, İşçi Partisi'ne verilen misyonu
açıkça ortaya koyuyordu: Batı Şeria'nın işgalini "zekice" sürdürmek.
1992'de İşçi Partisi iktidara geldiğinde işgal altındaki topraklardan
gerçek bir vazgeçme, dolayısıyla gerçek bir barış süreci başlamadı;
yalnızca sözkonusu zekice işgal politikası uygulamaya kondu... Rabin,
yerleşim birimleri inşasının "dondurulduğunu" açıklamış, fakat fiili
olarak inşa işlemi sürmüştü. İşçi hükümetinin yerleşim birimleri
inşa politikası, Rabin'in danışmanı Shimon Sheves tarafından hazırlanan
plana göre yürütülmeye başlanmıştı. Sheves'in planı, yerleşim birimi
inşasını, "yerleşim birimlerinin geliştirilmesi" gibi daha muğlak
bir ifade ile sürdürmeyi ve bu birimleri birbirine ve Kudüs'e bağlayacak
otoyollar yapmayı öngörüyordu.
Otoyollar, Filistinlileri birbirinden ayırıp
bölme işine de yarayacaktı. Amerikan Kongre'sinde uzun yıllar üyelik
yapmış olan Ortadoğu uzmanı Paul Findley, "Filistin'in Parçalanması"
başlıklı makalesinde bu konuya değinmiş ve işgal altındaki topraklarda
başlanan 600 milyon dolarlık otoyol projesinin, yerleşim birimlerini
Kudüs'e ve birbirlerine bağlamanın yanında, Filistinlileri altı
ayrı kantona böleceğine dikkat çekmişti. Filistinlilerin ev ve arazileri
parçalanarak yapılacak olan süper-otoyollar, Filistin'i; Nablus,
Jenin, Ramallah, Hebron (El-Halil), Doğu Kudüs'te birer ve Gazze
Şeridi'nde iki olmak üzere altı izole parçaya bölecekti.77
Aynı konuya Noam Chomsky de dikkat çekerek şöyle demişti:
İsrail aşağı yukarı bütün 112 Yahudi yerleşim
bölgesini ve buradaki 100 bin ile 114 bin civarındaki İsraillinin
kazanılmış haklarını koruyacak, Filistinlilere ise Batı Şeria'nın
yarısından az bir kesiminde özerklik verecektir. Filistinliler,
üçü kuzey, orta ve güney kantonluklarda, diğeri de Doğu Kudüs'te
olmak üzere (Batı Şeria içinde) dört bölgede gruplandırılacaklar,
bu bölgelerde de hem birbirlerinden hem de Doğu Kudüs'ten ilişkileri
tamamen koparılmış ve İsrail'in süper otoyolları ile de kendi içlerinde
parçalanmış biçimlerde oluşturulacaklardır.78
Kudüs'teki Filistin İnsan Hakları Enformasyon Merkezi tarafından
yayınlanan "Zekice Gizleme: Rabin Hükümeti döneminde İşgal Altındaki
Topraklardaki Yerleşim Birimi, Ağustos 1992-Eylül 1993" başlıklı
bir rapor da, İşçi Partisi'nin gerçekten de Rabin'in 1990'da söylediği
gibi zekice işgal yürüttüğünü gösteriyordu. Raporda bildirildiğine
göre, yeni yönetim, Likud zamanında son derece "göstere göstere"
yürütülen Ariel Şaron'un yerleşim birimi inşası planına karşılık,
"daha sofistike bir yöntemle seçici bir ilhak politikası, bitişik
yerleşim birimleri yoluyla Filistinlileri çevreleme ve kuşatma metodu"
izliyordu.
1992'de Rabin yerleşim birimlerine yapılan tüm yardımların askıya
alındığını ilan etmiş ve bu sayede de son aylarını yaşamakta olan
Bush yönetiminden daha önce Yitzhak Şamir'in alamadığı 10 milyar
dolarlık yardım paketini kapmayı başarmıştı. Ama bu bir aldatmacaydı.
İşçi hükümeti, 76 ayrı yerleşim birimine, yerleşimci başına 18.000
dolarlık destek verdi. Yapılan yardımlar "dondurulmak" bir yana
daha da artırıldı.
Paul Findley, 1992'deki seçimlerde Likud ve İşçi
Partisi'nin yer değiştirmiş olmasının, İsrail'in işgal altındaki
toprakları yerleşim birimleri ile kontrol etme politikasında hiç
bir değişiklik meydana getirmediğini yazıyor ve Güney Afrika'daki
apartheid biterken, İsrail'in yeni tür bir apartheid inşa etme çabası
içinde olduğu yorumunu yapıyordu.79
Kısacası, İsrail devlet aygıtının çizdiği "barış" rotası, Batı
Şeria'da gerçek bir çekilmeyi değil, yalnızca bir "stratejik geri
adım"ı öngörüyordu. Yahudi yerleşim birimleri kesinlikle geri çekilmeyecek,
yalnızca Arap şehirleri FKÖ'nün özerk yönetimine bırakılacaktı.
Bu ise, İsrail devlet aygıtının "barış"la ulaşmak istediği asıl
hedefe, yani FKÖ'yü İslami direnişe karşı kullanma hedefine doğru
önemli bir adımdı. Çünkü, İsrail, Arap kentlerinden çekilirken,
FKÖ özerk yönetiminden ısrarlı bir istekte bulunuyordu: Hamas ve
İslami Cihad'ın "işinin bitirilmesi."
İsrail'in "barış"ı, Filistin'de kanlı bir iç savaş öngörüyordu.
Filistin'de İç Savaş Senaryosu
İsrail, FKÖ'den, yönetimi ilk olarak eline aldığı
Gazze-Eriha bölgelerinde Hamas'a karşı "caydırıcı" önlemler almasını
önemle istedi. Bölgede gözlemlerde bulunan Milliyet muhabiri Nur
Batur bu konuya değinirken şöyle diyordu: "Aslında İsrail'in esas
amacının 60 bin askerini yığmasına rağmen kontrol edemediği Gazze'den
ve Hamas'dan kurtulmak olduğu söylenebilir. Şimdi Hamas görevi Arafat'a
düşmektedir." Peki FKÖ ile Hamas arasında İsrail provokasyonlarının
da etkisiyle bir "iç savaş" yaşanırsa ne olacaktı?... Nur Batur
şöyle ekliyordu: "Bir iç savaş çıkarsa İsrail ne yapacak? Peres'e
bu soruyu yönelttiğimizde yanıtı, 'Arafat'ı destekleriz' olmuştur.
Ama Filistinli gazetecilerin kanısı, İsrail'in sınırı kapatıp uzunca
bir süre Filistinlerin birbirlerini öldürmesini bekleyeceği yönündedir."
80
Aslında İsrail, Filistinlilerin birbirlerini öldürmelerini de beklemek
niyetinde değildi. İsrail gizli servisleri provokasyolar yoluyla
FKÖ ile Hamas ve İslami Cihad arasında çatışmalar başlattı. 1994
Kasımında FKÖ yönetimi ile Hamas arasında yapılan anlaşmanın hemen
ardından Hamas ileri gelenlerine ardarda yapılan saldırılar, bunun
bir örneğiydi. Hamas, liderleri, yaptıkları açıklamalarda bu saldırıların
uzlaşmadan rahatsız olan İsrail rejiminin ajanları tarafından gerçekleştirildiğini
açıklamışlardı.
İsrail, FKÖ'ye İslami direnişi yok etme görevi vermişti ve bu çizgiden
en ufak bir taviz verilmesini istemiyordu. Noam Chomsky de İsrail'in
Arafat'a yüklediği misyonu şöyle yorumluyordu:
Arafat, İsrail'in askeri yönetimine karşı yürütülen
her türlü direnişi etkisizleştirme sorumluluğunu yüklendi... Zaten
Batı Şeria'ya ve Gazze'ye yabancı olan, bölgede bir kökü olmayan
FKÖ, şimdilerde İsrail gizli servisi ile birlikte İntifada'yı veya
İsrail yönetimine karşı herhangi bir direnişi önlemek görevini üstlenmiştir.81
Filistinlilerin haklarını savunmasıyla tanınan İsrailli fizik profesörü
Daniel Amit de bir röportajında İsrail'in hedefinin İslami direnişi
tasviye etmek olduğuna dikkat çekerek şöyle demişti:
ABD ve İsrail... Hamas'ın büyük tehlike olduğunun
farkına vardılar. Zaten bu yüzden anlaşma yoluna gittiler. Filistin
değişti diye anlaşma yapılmadı ki. Filistinliler 20 yıldır anlaşma
yapmaya hazırdı. İsrail ve ABD değişti, çünkü tehlikenin FKÖ gibi
seküler bir organizasyondan değil, Hamas'tan, özellikle de Mısır,
Cezayir ve Körfez ülkelerinden geleceğini anladılar... Şimdi Hamas'a
karşı FKÖ'yü kullanmaya çalışıyorlar... İsrail ve ABD gibi güçler
Hamas'ı kontrol etmek için güçlü bir Filistin otoritesini istiyorlar.
ABD ve İsrail, olan biteni bir satranç oyunu gibi görüyor: Arafat'ı
destekliyorlar, çünkü onun dinci tehlikesini ortadan kaldırmasını
istiyorlar.82
Zaman geçtikçe İsrail'in amacı son derece belirgin
hale gelmeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, 1995 Mayısında,
FKÖ'nün özerk yönetiminin polis gücünü eğitmeye, onlara, toplu gösterileri,
halk hareketlerini bastırma ve dağıtma konusundaki deneyimlerini
aktarmaya başladılar. Tüm bunlar, FKÖ barışıyla birlikte İsrail'in
savaşının bitmediğini, yalnızca odaklanmış olduğunu gösteriyordu;
Müslümanların üzerine. Bunun için de klasik bir M. Tevrat yöntemi,
"kardeşi kardeşe kırdırma" taktiği benimsenmiş, Filistinliler arasında
bir iç savaşın fitili ateşlenmişti. Mossad ajanları tarafından korunmaya
başlanan Arafat, İsrail'in Müslümanlara karşı yeni bir kartı olarak
kullanılacaktı. Bazı yorumlara göre, bunda Arafat'ın "Yahudi asıllı"
oluşunun da bir rolü vardı.83
Aslında Arafat en baştan beri İsraillilerin olumlu
baktığı bir isimdi. Bunun en açık göstergelerinden biri, İsrail'in
Arafat'a göre daha radikal olan bazı FKÖ liderlerini çeşitli suikastlerle
ortadan kaldırmış olmasına rağmen, Arafat'a hiç dokunmamış olmasıydı.
Örneğin FKÖ'nün ikinci adamı olan ve İsrail'e karşı mücadele konusundaki
kararlılığı nedeniyle "Ebu Cihad" sıfatını kazanan Halil el-Vezir,
Tunus'ta Mossad komandoları tarafından oldukça sofistike bir operasyonla
öldürülmüştü. Buna karşın Yahudi Devleti Arafat'a karşı hiç bir
zaman bu tür bir operasyon düzenlememişti. Hatta İsrailli gazeteciler
Dan Raviv ve Yossi Melman'ın bildirdiğine göre, 1982'deki Lübnan
işgali sırasında Arafat'ı vurma şansına sahip olan İsrailli keskin
nişancılara "vurmayın" emri verilmişti.84
İsrail'in, FKÖ'yle kur yaptığı dönem boyunca, bir yandan da Hamas
üyelerini sınır dışı etmesi, Güney Lübnan'daki sivil yerleşim merkezlerini
bombalaması, Hamas yöneticilerini kaçırması, kısacası, Hamas ve
diğer İslami direniş örgütlerine yaptığı saldırıları artırması oldukça
dikkat çekiciydi. Yahudi Devleti, en son, 29 Ekim 1995 günü, İslami
Cihad'ın lideri Fethi Şakaki'yi Malta'da gerçekleştirilen bir suikastle
ortadan kaldırdı.
Ancak tüm bu çabalara karşın, İsrailliler FKÖ ile Hamas ve İslami
Cihad arasında ciddi bir çatışma oluşturamadılar.Bunda Hamas'ın
ihtiyatlı tavrı ve FKÖ'nün de umulduğu kadar "hain" olmamasının
etkisi vardı.
Bu durum ise İsrail devlet aygıtı için ciddi bir sorundu; "barış"la
hedeflenen en önemli sonuç elde edilemiyordu. Bu noktada "barış"
konusunda fazla ileri gitmenin ve Batı Şeria'yı tümden FKÖ'ye vermenin
bir anlamı da kalmıyordu.
İşte İşçi Partisi iktidarı bu noktada devlet aygıtının sağcı çizgisinden
ayrıldı. Çünkü İşçi Partisi'nin önemli bir bölümü, başta da belirttiğimiz
gibi, barış sürecine gerçekten inanmaya başlamıştı ve önceden çizilmiş
olan "savaş için barış" rotasına uymaya gerek görmüyordu. Yitzhak
Rabin'in her geçen gün Şimon Peres tarafından temsil edilen güvercin
çizgiye biraz daha kaymasıyla birlikte, barış gerçek amacından saptı
ve başlı başına bir amaç haline haline geldi.
1995 Ekiminde Mısır'ın Taba kentinde parafe edilen anlaşma ile
de İşçi Partisi hükümeti, Batı Şeria'daki Arap şehir ve köylerinin
hemen hepsinden çekilmeyi kabul etti. İşçi Partisi'nin bazı yöneticileri
ise, Batı Şeria'daki yahudi yerleşimcilerin de yavaş yavaş geri
çekilmesinden söz etmeye başladılar. Bu tür ifadeler, İşçi Partisi
hükümetinin İsrail devlet aygıtı tarafından çizilen "stratejik geri
adım" teorisini bir yana bıkarak, gerçek bir barışa yöneldiklerini
gösteriyordu. İşçi Partisi, onyıllardır oynadığı iyi polis rolünün
havasına bu kez kendini kaptırmıştı. Din ve ırk bilinci devlet aygıtına
ve Likud'a göre çok daha zayıf olan İşçi Partili elit, ilkesiz bir
pragmatizm içine girmişti.
İsrail devlet aygıtı, bu duruma seyirci kalamazdı. Daha önce din
ve ırk bilinci zayıf olan yahudiler Siyonizme ihanet etmişler, ama
yola getirilmişlerdi. Şimdi ise İsrail siyasi sisteminin sol kanadı
ciddi bir ihanetin işaretlerini veriyordu. Özellikle de, eskiden
beri şahin olan ve bu nedenle devlet aygıtının güvenini Şimon Peres'den
daha fazla kazanmış olan Yitzhak Rabin'in ciddi bir dönüşüm geçirmesi,
kabul edilemez bir hataydı. Radikal dinci gruplar, çoktandır "Rabin
bir haindir" sloganlarıyla gezmeye başlamışlardı.
İşte Rabin suikastı tam bu sıralarda gerçekleşti.
Rabin Suikastı Mossad Hipotezi
4 Kasım 1995 gecesi, Tel-Aviv'de İşçi Partisi tarafından organize
edilen büyük bir "barışı destekleme" mitingi yapılmıştı. Ancak toplantının
sonunda İşçi Partisi lideri ve Başbakan Yitzhak Rabin alanı terketmek
üzereyken bir suikastçı tarafından yakın mesafeden iki kurşunla
vuruldu. Hastaneye kaldırıldı, ama kurtarılamadı. Hem İsrail, hem
de tüm dünya şok yaşadı. Suikastın en şaşırtıcı yönü ise, katilin
Arap değil, Yahudi oluşuydu. İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, "bana
vur emrini Tanrı verdi" diyen genç İsrailli Yigal Amir tarafından
öldürülmüştü.
Yigal Amir, radikal dinci gruplardan Eyal'e üye bir yahudiydi ve
Rabin'i, Tanrı'nın emirlerine karşı gelerek Yahudi topraklarını
Araplara verdiği için öldürdüğünü açıkladı. Nitekim daha önce de
iki kez Rabin'in yakınına kadar sokulmuş ve Başbakanı sert biçimde
protesto etmişti.
Ancak suikastin en ilginç yanı, Rabin'in korumalarının Yigal Amir
gibi amatör bir katili durduramamış olmalarıydı. Dünyanın en başarılı
istihbarat örgütü olarak bilinen Mossad ve onun iç güvenlikle sorumlu
kolu olan Shin Beth'in bu kadar gafil avlanmış olması herkesi şaşırttı.
Hatta Milliyet, suikasti "Mossad uyudu!" başlığı ile manşetten vermişti.
Dünya basınında da yoğun olarak Mossad ve diğer İsrail gizli servislerinin
nasıl olup da böylesine bir gaflet içine düştüğü sorusu işlendi.
Bu arada, olaya farklı bir bakış açısı getirmeye çalışan cılız
bir kaç yorum daha oldu. Bu yorumlarda, İsrail gizli servislerinin
olaydaki rolünün "gaflet" değil, "kasıt" olabileceği öne sürülmüştü.
Örneğin Güneri Civaoğlu, köşesinde, Kennedy'nin CIA tarafından ortadan
kaldırıldığı yönündeki delillerden söz ettikten sonra, "Mossad'ın
beceriksizliği" tezinin pek de o kadar inandırıcı olmadığından söz
etmişti. Ancak '"komplo teorisyeni" damgası yeme korkusundan olacak,
sözkonusu "Mossad hipotezi"ni fazla dile getiren olmadı.
Oysa "Mossad hipotezi" oldukça makul gözüküyordu. Mossad'ın Rabin'e
olan geleneksel bakış açısı ve örgütteki aşırı sağ hakimiyeti göz
önünde bulundurulduğunda, Rabin suikastının üzerindeki sis perdesi
önemli ölçüde aralanmaktadır.
Mossad, önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi, "İsrail devlet
aygıtı"nın en önemli parçasıydı ve kendisini devletin sahibi olarak
algılıyordu. Böyle olunca da, hükümetler hakkında olumlu ya da olumsuz
düşünceler geliştirebiliyor, bazı hükümetleri seviyor, bazılarından
ise hoşlanmıyordu. Örgütün sevmediği liderler arasında ise Yitzhak
Rabin vardı. Ostrovsky, By Way of Deception adlı ilk kitabında,
Mossad yönetiminin Rabin'e antipati duyduğunu ve hatta bu nedenle
onun 1977'deki siyasi hezimetinde büyük rol oynadığını anlatmıştı:
O sıralarda, bir süre Washington'da bulunup CIA
ile bağlantıyı sağlamış olan Efraim (kısaca Effy) adlı (Mossad içinden)
biriyle tanıştım. Adam, İşçi Partisi'nin Yitzhak Rabin liderliğindeki
hükümetini kendisinin devirdiğini söyleyip böbürleniyordu. Mossad
Rabin'i sevmezdi... Rabin, Mossad'dan kendisine sunulan işlenmiş
istihbaratı değil, ham bilgiyi istiyordu; bu ise örgütün gündemi
istediği gibi yönlendirebilmesini engelliyordu.
1976 Aralığında Rabin... kabinesiyle birlikte istifa etmek zorunda
kaldı. Rabin bunun ardından Mayıs 1977'deki Knesset seçimlerine
kadar geçici hükümette başbakanlık görevini sürdürdü, bu tarihte
de Mehahem Begin başbakan oldu. Mossad bu işe (Rabin'in gidişine)
pek sevinmişti.
Ancak Rabin'in siyasi kariyerine zarar veren en büyük olay, seçimlerden
kısa süre önce tanınmış İsrailli gazeteci Dan Margalit'in ortaya
çıkardığı bir 'skandal' olmuştu. İsrail yurttaşlarının yurtdışındaki
bankalarda hesap bulundurmaları kanundışıdır. Rabin'in karısının
ise, New York'taki bir bankada 10 bin dolardan az bir hesabı vardı.
Başbakanın karısı olarak tüm masraflarının devletçe karşılanması
hakkına sahipti, ama yine de yurtdışı gezilerinde bu hesabı kullanıyordu.
Mossad bu hesaptan haberdardı, Rabin de Mossad'ın bildiğini biliyordu.
Ama bunu ciddiye almadı. Oysa almalıydı.
Zamanı gelince Margalit'e Rabin'in bir yurtdışı hesabı olduğu haberi
sızdırıldı. Efraim, bu bilgileri Margalit'e kendisinin verdiğini
söylüyordu. Bu skandal, seçimlerde Begin'in Rabin'i yenmesinde önemli
rol oynadı. Rabin dürüst bir adamdı, ama Mossad ondan hoşlanmıyordu.
Sonunda da onu altettiler. Efraim sürekli olarak Rabin'i yenen adamın
kendisi olduğunu söyler dururdu. Kimsenin onu yalanladığını duymadım.85
Kısacası, Mossad Rabin'i sevmiyordu ve onun 1977'deki seçim yenilgisinde
de gizli ve önemli bir rol oynamıştı. Rabin, 1974-77 arasındaki
bu başbakanlığından sonra, tekrar aynı koltuğa oturmak için 1992
yılına kadar bekledi. Ve kez de koltuğunu Yigal Amir'in kurşunları
ve Mossad'ın şaşırtıcı "gafleti" ile terketti!...
Acaba 1977'de Rabin'e antipati besleyen Mossad, aynı antipatiyi
1992 sonrasında da duymuş muydu?
Bu soruya çok kesin bir evet cevabı verebiliriz.
Mossad'daki Aşırı Sağ Egemenliği
Bildiğimiz gibi, 1992'de iktidara geldikten sonra Yitzhak Rabin'in
en büyük icraatı, FKÖ ile barış yapmak oldu. Solcu liderin yaptığı
bu barış, önceden de değindiğimiz gibi, aslında İsrail devlet aygıtı
tarafından planlanmıştı ve doğal olarak bu aygıtın en önemli kurumlarından
biri olan Mossad'ı rahatsız edemezdi. Nitekim Rabin'in 1990 yılındaki
ifadeleri, bu barışın aynı devlet aygıtının planladığı gibi sahte
bir barış olacağını haber veriyordu. Barışın gerçek amacı ise, İslami
direnişle mücadele işini Arafat'a ihale etmekten başka bir şey değildi.
|

Sağ kanadın hakimiyeti altındaki Mossad, solcu Rabin'i sevmezdi.
Hatta, ekis ajan Ostrovsky'nin yazdığına göre, Rabin'in 1977'deki
seçim yenilgisi de Mossad'ın basına sızdırdığı bir skandalın
sonucuydu. Mossad'daki sağ hakimiyeti giderek arttı. Ostrovsky,
örgüt içinde "Mesihçi dini grupların" büyük etkiye sahip olduklarını,
Mossad üyelerinin önemli bir bölümünün Batı Şeria'daki yerleşim
birimlerinde yaşayan radikal Yahudilerden oluştuğunu yazmıştı.
Aşırı sağın boy hedefi olan Rabin'in öldürülmesi sırasında
yaşanan aşırı Mossad "ihmalkarlığı"nın nedeni, buydu.
|
Ancak Rabin barış konusunda fazla ileri gitti ve kısa zamanda İşçi
Partisi'ndeki ilkesiz liberallerin tarafında geçti. Filistinlilere
Gazze Şeridi ve Batı Şeria'nın tamamını verme eğilimi gösterdi.
İşte İsrail'in sağcılarını "Kabalacıların partisi" Gush Emunim'i,
Likud Partisini ve diğer küçük aşırı sağcı grupları ve devlet aygıtını
tedirgin eden şey bu oldu. Rabin, yardımcısı Shimon Peres'in telkinlerinin
de katkısıyla, gerçekten barış isteyen bir adam görüntüsüne girmişti.
Oysa bu, barışı ancak uzun savaşın içindeki bir ateşkes olarak gören
sağ kanat için ancak bir "ihanet"ti. Nitekim kısa bir süre sonra
Rabin'i "hain" ilan ettiler.
Victor Ostrovsky'nin deyimiyle "Mesihçi dini grupların" denetiminde
olan Mossad da doğal olarak Rabin hakkındaki sözkonusu "hain" yorumunu
benimsedi. Bir "hain"in İsrail başbakanı olarak kalmasına ise elbette
izin veremezdi.
Ostrovsky'nin yazdığına göre, Mossad'a hakim
olan bu aşırı sağcı kadro bu konuda o denli kararlıydı ki, 1991
yılında ABD Başkan'ı George Bush'u bile ortadan kaldırmayı planlamıştı.
Neden, Bush'un, İsrail'i Filistinliler'le barış yapmaya zorlaması
ve Likud hükümetinin Batı Şeria'da yahudi yerleşim birimleri inşa
etmek için istediği 10 milyar doları ısrarla vermemesiydi. Mossad'ın
radikal sağcı yönetimi, bunlardan dolayı Bush'u "Büyük İsrail" rüyalarının
önüne dikilen büyük bir engel olarak görmüş ve 1991'deki Madrid
Barış Konferansı sırasında öldürmeyi planlamıştı. Suç, 7. bölümde
incelediğimiz gibi, Filistinlilerin üzerine atılacaktı. Bush'un
yerine ise, İsrail'e olan yakınlığını ısrarla vurgulayan ve Bush'un
Ortadoğu politikasını benimsemediğini açıklayan Başkan Yardımcısı
Dan Quayle geçecekti. Ancak, plan gerçekleşmeden önce basına sızdı
ve bu nedenle de iptal edildi.86
Ancak, Mossad'ı yöneten "Mesihçi" kadronun başarı ile gerçekleştirdiği
bir başka suikast vardı. Öldürülen kişi ise son derece ilginçti;
Mossad şefi General Yekutiel Adam!... Evet, Mossad'ı yöneten sağcı
kadro, 1982 yılında örgütün başına yeni atanmış olan generali ilginç
bir pusu ile ortadan kaldırmıştı. Sebep, sol eğilimli ve belli ölçüde
"güvercin" olan generalin örgüte hakim olan "şahin" sağ kadronun
savaş planlarını bozmaya kalkmasıydı.
Olay, İsrail'in 1982 yazındaki Lübnan işgali sırasında yaşanmıştı.
İşgal gerçekte bir Mossad planıydı. Örgüt, işgalden çok daha önceleri
Lübnan'daki Falanjist Hıristiyanların lideri Beşir Cemayel ile bağlantılar
kurmuştu ve ülkeyi işgal ettikten sonra da Cemayel'i kullanarak
Lübnan'da İsrail kuklası bir devlet oluşturmak istiyordu. Plan Başbakan
Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Sharon'a aktarılmış, onlar
da Mossad'ın geliştirdiği bu planı benimsemişlerdi.
Ancak tam bu sırada Mossad'a yeni bir şef, yani General Yekutiel
Adam atandı. General, örgütün dışından geliyordu ve örgütü yöneten
aşırı sağcı kadro ile hiç bir ideolojik yakınlığa sahip değildi.
Bu nedenle de yine bir aşırı sağcı olan Beşir Cemayel'e güvenmiyordu.
Bu konudaki görüşlerini açıkça belli etmiş, Lübnan'da İsrail kuklası
bir faşist/hıristiyan (Falanjist) devlet kurulmasına karşı olduğunu
söylemişti. Mossad'ı yöneten kadro doğal olarak büyük bir rahatsızlık
içindeydi. General örgüt şefi olarak atanmış, ancak henüz görevine
başlamamıştı; başlar başlamaz Lübnan macerası ile ilgili olumsuz
bir rapor sunacağı ise kesindi.
İşte tam bu sırada, General Adam yeni koltuğuna oturmadan önce
Lübnan'daki birliklerine bir veda gezisi yapmak istedi. Geziyi organize
etmek ve güvenliği sağlamak Mossad'ın göreviydi. Gezi son derece
ani alınmış bir karardı ve kimse tarafından bilinmiyordu. Ayrıca
son derece de gizli tutuluyordu. Buna rağmen, general gideceği yere
vardıktan hemen sonra bir pusuya düşürülerek öldürüldü. Katil, on
dört yaşındaki Lübnanlı bir çocuktu ve olay yerinde General'in korumaları
tarafından vurularak öldürülmüştü. Konuyla ilgili yapılan resmi
açıklamalarda, generalin plansız ve ani bir saldırı sonucunda yaşamını
yitirdiği söylendi.

Haham Meir Kahane'nin yolunda giden "Kahane Chai" (Kahane
Yaşıyor) örgütünün üyeleri, FKÖ'ye verdiği tavizlerin ardından
Rabin'i "hain" olarak tanımlamaya başlamışlardı. Örgüt militanlarının
New York'ta yaptığı üstteki protesto gösterisinde pankartlarda
şunlar yazılıydı: "Rabin bir haindir, Bütün (işgal altındaki)
topraklar Yahudi kalmalıdır, Arapları İsrail'den hemen yollayın!"
|
Ancak olayın basından ve hatta hükümetten gizli tutulan bir yanı
vardı: Suikastı gerçekleştiren Lübnanlı çocuğun üzerinde, General
Adam'ın bir fotoğrafı bulunmuştu. Bu, çocuğun bu iş için önceden
görevlendirildiğini gösteriyordu. Suikast, generalin gezisinden
haberdar olan ve onun resmini anında temin edip suikastçiye verebilecek
İsrail'in güvenlik sistemi nedeniyle bu oldukça zor bir iştir bir
grup tarafından organize edilmişti. Ve Mossad'dan başka hiç kimse
generalin gezisinden, bu gezinin yeri ve zamanından haberdar değildi!...
Kısacası, Ostrovsky'nin de vurguladığı gibi,
Mossad'a hakim olan kadro, kendi yayılmacı ve saldırgan hedeflerini
karşı çıkabilecek olan "güvercin" bir Mossad şefini ortadan kaldırabilmişti.87
Ve, güvercin buldukları için kendi şeflerini öldürenler ya da İsrail'i
barışa zorladığı için Amerikan Başkanı Bush'u öldürmeyi planlayanlar,
pek ala Rabin'i de öldürmüş olabilirlerdi.
Shin Bet'in İnanılmaz "İhmal"leri
"Mesihçi" radikal sağcıların kontrolünde olan Mossad, "barış süreci"
sırasında gösterdiği "ihanet" nedeniyle Rabin'e şiddetli bir antipati
duyuyordu. Rabin suikastı sırasında yaşanan olağanüstü "Mossad gafleti"
işte bu antipatinin bir sonucuydu. Rabin'in normale göre çok az
görevli tarafından korunması, çelik yelek giymeye teşvik edilmemesi,
Yigal Amir'in elini kolunu sallayarak Başbakan'a üç el ateş edebilmesi
hep bu antipatinin birer göstergesiydiler.
Olayın en ilginç yönü ise, Rabin'e suikast yapılacağına
dair bir ihbarın önceden güvenlik servisine ulaşmış olmasıydı. İsrail
radyosunda açıklanan haberlere göre, suikastten haftalar önce radikal
sağcı yahudilerden biri, Rabin'e karşı bir suikast planı olduğunu
İsrail polisine haber vermişti. Şlomo Halevi adlı muhbir, Yigal
Amir'in ismini vermemişti, ama, yaşı, eşgali ve okuduğu üniversiteyi
bildirmişti. Buna göre, "polis, suikast planını ve suikastçılardan
birinin 25 yaşında, kısa boylu, siyah saçlı bir erkek ve militan
yahudi örgütü Eyal'ın üyesi olduğunu biliyordu." 88
İsrail polisi, kendisine ulaşan bu bilgileri
Rabin'in güvenliğini organize etmekle görevli olan Shin Bet (öteki
adı Şabak, Mossad'ın iç güvenlikle ilgili kolu) elemanlarına aktardılar.
Ancak buna rağmen, Shin Bet ajanları hiç bir tedbir almadılar. Okuduğu
üniversite ve eşgali belli olan Yigal Amir'i bulup tutuklayabilirlerdi,
ama hiç bir şey yapmadılar. Olayın daha da ilginç bir yönü vardı;
Shin Bet elemanları aldıkları ihbarı Rabin'in yakın korumalarına
da bildirmemişlerdi. Eğer bunu yapsalardı, korumalar suikast anında
Rabin'e yaklaşmakta olan Yigal Amir'i kolaylıkla teşhis edip etkisiz
hale getirebilirlerdi. Bu arada Yigal Amir'e silah temin eden kişinin
de İsrail ordusunun elit bir birliğinde görev yapan Arik Schwartz
adlı bir çavuş olduğu ortaya çıktı. Tüm bunlar o denli şüphe vericiydi
ki, Hürriyet bile konuyla ilgili haberinde "Rabin Suikastında Gizli
Servis Parmağı" başlığını kullanmıştı.89
Soruşturma sırasında, Yigal Amir'in suikast gecesi
aşırı derece rahat bir biçimde uzun süre ortalıkta dolaşabildiği
de ortaya çıktı. Amir, tabancasıyla VIP'lerin araçları için ayrılmış
olan otoparkta iki saat gezinmiş, ancak hiç bir Shin Bet ajanı Amir'e
niçin orada dolaştığını sormamıştı. Buna, "tribünde bulunanlardan
birinin şoförü sandık" açıklaması getirildi. Oysa rahatlıkla kimlik
kontrolü yapılıp Amir yakalanabilirdi.90
Shin Bet'in tavrında "kasıt" sezinlememek mümkün
değildi. Suikasttan bir kaç gün sonra İsrail televizyonunda yapılan
bazı yorumlarda bile, Rabin'in güvenliğinden sorumlu olan güvenlik
servisi Shin Bet'in içinde aşırı sağın çok güçlü olduğu ve bu durumun
suikast sırasındaki "ihmalkarlığa" neden olmuş olabileceği söylenmişti.91
Ancak tüm bu bilgilerin suikastı izleyen hafta
içinde birer birer ortaya çıkması, Mossad'ı rahatsız etti. 12 Kasım
günü, yani suikasttan 8 gün sonra, İsrail polisi Rabin suikastı
ile ilgili haberlere sansür koydu. Polis sözcüsü Eric Bar-Chen,
soruşturma seyri boyunca, güvenlik servisleriyle işbirliği içinde
hazırlanacak "periyodik basın bültenleri" dışında gazetelere bilgi
verilmeyeceğini açıkladı.92 Yani, artık basına
verilecek haberler, Mossad ve Shin Bet'in onayından geçecekti. Suikastın
içyüzünün ört-bas edildiğini görebilmek için, bundan daha açık bir
gösterge olamazdı herhalde.
Mossad, suikastin organize bir komplo olduğunu
savunan sesleri de kısa süre içinde susturdu. Bunların arasında
Güvenlik Bakanı Moşe Şahal bile vardı. Suikastten hemen sonra, "eylemi
en ince ayrıntılarına değin planlamış olan organize bir örgüt"ün
varlığından söz eden ve "eğer bir altyapının ve bir grup insanın
desteği olmasaydı, cinayet gerçekleşemezdi" diyen Şahal, nedendir
bilinmez, bir hafta içinde tüm bu düşüncelerinden vazgeçti ve "kendisinin
de bu gülünç şeylere inanmadığını" açıkladı.93
Peki tetikçi, yani Yigal Amir kimdi?
Rabin'in Katilinin Mossad Bağlantıları
Yitzhak Rabin'i vuran Amir, İsrail güvenliğinin bulgularına göre,
Haham Meir Kahane'nin izinden giden Eyal adlı radikal dinci grubun
üyesiydi. İsrail Polis Bakanı Moşe Shalal, Amir'in bireysel bir
eylemci olmadığını, örgüt desteği ile suikastı gerçekleştirdiğini
ve hatta bu iş için bazı hahamlardan "fetva" aldığını açıklamıştı.
Bu hahamlar, Kahane'nin görüşlerini benimseyen hahamlardı.
Kahane'ye ise önceki sayfalarda değinmiştik.
Kendisine "Judeo-Nazi" lakabı takılan bu fanatik haham, önce ABD'de
Jewish Defence League adlı yahudi terör örgütünü, sonra da İsrail'de
Kach adlı radikal partiyi kurmuştu. İsrail liderleri yıllar yılı
Kahane'yi kınadıklarını, fanatik düşüncelerini benimsemediklerini
söylediler. Oysa, yine önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, görünüşteki
bu ayrılığa rağmen, Kahane ile İsrail devlet aygıtı arasında gizli
ilişkiler vardı. Mossad, yolladığı gizli kuryelerle Kahane'yi yönlendirmişti.
Victor Ostrovsky de, "Mossad'ın Kahane'nin adamları ile direk bağlantılar
içinde olduğunu" yazar.94
Kısacası, Mossad, "Kahane'nin adamları"nı uzaktan kumanda ile yönetmişti
her zaman. Ve şimdi, 4 Kasım 1995 gecesi, Mossad'ın hiç sevmediği
Rabin, "Kahane'nin adamları"ndan biri tarafından öldürülüyordu.
Nitekim suikastın ikinci haftasında, Yigal Amir'in
İsrail gizli servisinde çalışmış eski bir ajan olduğu ortaya çıktı.
İngiliz The Observer gazetesinin "güvenilir İsrail kaynakları"na
dayanarak verdiği habere göre, Amir, 1992 yılında üç ay boyunca
Litvanya'da İbranice dersleri vermiş ve bu süre boyunca Shin Bet
adına, SSCB'den yahudileri gizlice kaçırmakla görevli olan NATIV
adlı kuruluşta gizli faaliyet göstermişti. Haberde, bu gizli görevi
sırasında elde ettiği kimlik kartı sayesinde Amir'in Yitzhak Rabin'e
yaklaşabildiği de yazılıydı. Verilen bilgiler arasında, Amir'in
üyesi olduğu Eyal grubunun lideri olan Avishai Raviv'in "Şampanya"
kod adıyla Shin Bet'e bağlı olarak çalıştığı da yer alıyordu. 95
Her şey oldukça açıktı. Ostrovsky'nin deyimiyle "Mesihçi grupların
egemenliğinde olan ve gittikçe daha da aşırı sağa kayan" Mossad,
Rabin'in "barış süreci" konusunda fazla ileri gittiğine inanmıştı.
Örgüt, Rabin'in bir İsrail taktiği olan "barış"a gerçekten inanmaya
başladığını düşünmüş ve Yigal Amir gibi bir aparatçik kullanarak
Başbakanı ortadan kaldırmıştı.
Peki Rabin'i öldürmekle ne sonuca varabilirlerdi?
İlk başta Rabin suikastının İşçi Partisi'ne yarayacağı ve sağ kanadın
popülaritesini düşüreceği yorumları yapılmıştı. Oysa bu yalnızca
geçici bir duygusal eğilimdi. Suikast sonrası oluşacak olan siyasi
tabloyu analiz eden Newsweek, Rabin suikastının kısa ve uzun vadeli
iki sonucu olacağını yazmıştı. Kısa vadede suikasta duyulan tepki
nedeniyle İsrail toplumunda barış yanlısı eğilimler ağır basacaktı.
Fakat uzun vadede, işler tersine dönecekti. Çünkü Rabin, "barış"
için İsrail toplumuna liderlik edebilecek tek isimdi. Onun halefi
olan Şimon Peres, Rabin'in popülarite ve güvenilirliğine sahip değildi;
çoğu İsrailli seçmen tarafından fazla ılımlı bir entellektüel olarak
görülüyor ve kendi idealleri için İsrail'in güvenliğini tehlikeye
atabilecek bir adam olarak algılanıyordu.96
Tam bir yıl sonraki seçimler ise uzun vadeli sonuçlardan etkilenecekti.
Mossad, Rabin gibi popüler ve güvenilir bir liderden yoksun olan
İşçi Partisi'nin 1996'daki seçimleri kaybedeceğini ve Gush Emunim'in
sadık müttefiki olan Likud'un seçimi kazanacağını hesaplamıştı.

Rabin'i vuran Yigal Amir, Haham Kahane'nin ırkçı ideolojisini
benimseyen Eyal adlı radikal dinci örgüte bağlı bir militandı.
Bunu herkes biliyordu, ancak bilinmeyen, Kahane ile Mossad'ın
onyıllar boyu sürmüş olan gizli ilişkileriydi. Kahane, Mossad'dan
aldığı gizli direktiflere eylemler düzenlenmiş, uymuştu her
zaman. Yanda, Amir'in mahkemedeki resmi...
|
Rabin'in öldürülmesinin ardından, "Mesihçi" dini
grupların üyelerinden biri olan Lea Rabinovich şöyle demişti: "Böyle
bir olay meydana gelmişse, bunun nedeni Mesih'in ortaya çıkışının
yaklaşmış olmasıdır. Bu (suikast) bir 'mitzva', yani dini bir eylemdir."
97
Bir başka deyişle, Rabin suikastı da Mesih Planı'nın içinde yer
alan bir eylemdi. Taktik gereği uygulaması gereken bir sahte barışa
gerçekten inanmaya başlayan bir İsrail başbakanı, hatasının cezasını
ödemişti.
"Mesihçi grupların egemenliğinde olan ve gittikçe daha da aşırı
sağa kayan" Mossad ise, suikast sonrası yapılan yorumlarda dendiği
gibi "uyumu- yor", aksine Mesih'in ayak seslerini dinlemeye devam
ediyordu.
Bölümün başından bu yana incelediğimiz bilgileri özetlersek şunları
söyleyebiliriz: İsrail Devleti, Kolomb'un yola çıkmasıyla uygulamaya
konan 500 yıllık Mesih Planı'nın bir sonucu ve aşaması olarak kurulmuştur.
Mesih inancı, bu devletin temelidir.
İsrail'in FKÖ'yle yaptığı barış ya da Ürdün'le
yaptığı barış ve Suriye'yle olan yakınlaşması ise, geçici bir ateşkes
olarak tasarlanmıştır ve İslami muhalefeti ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.98
Çünkü İslami muhalefet, olabilecek en büyük tehlikedir ve İsrail
yoluna, Mesih Planı'na bu "pürüz"ü ortadan kaldırmadan devam edemez.
(Oysa bu "pürüz" başına gittikçe daha büyük dertler açacaktır, birlikte
göreceğiz.)
İsrail devlet aygıtı asıl düşmanı olan İslam'la çatışmak için bu
ülkeleri yanına alırken, bir yandan da onların kuyusunu kazmaya
devam edecektir. İsrail, barışçı görüntüsü altında, Oded Yinon'un
raporunda açığa çıkan bölge ülkelerini parçalama stratejisini sürdürecektir.
Bu arada bölgede esecek rüzgarlar da bu stratejiyi kolaylaştıracaktır.
Bu rüzgarlar, Yeni Dünya Düzeni'nin "demokrasi" adlı muğlak sloganı
ve etnik milliyetçiliktir. Demokrasi, baskıcı rejimlerin egemenliği
altında birarada duran Arap ülkelerini dağılmaya götürürken, etnik
milliyetçilik bu süreci daha da hızlandıracaktır.
Ancak İsrail devlet aygıtı bir de ülke içinde
mücadele vermek durumundadır. Diğer pek çok toplum gibi İsrail de
homojen bir toplum değildir. Ülkede, kendini Mesih Planı'na ve kutsal
kaynaklara adamış olan "dindar Siyonist"lerin yanısıra, hiç bir
ilkesi olmayan, yalnızca pragmatik politikalara inanan geniş bir
kesim de vardır. İşçi Partisi tarafından temsil edilen bu kesim
uzun yıllar boyunca "Mesihçi" akımla uyum içindeydi, ama son yıllarda
iki taraf arasında ciddi bir çatışma doğdu. Rabin suikastı ise hem
bu iki taraf arasındaki çatışmayı, hem de çatışmanın yönünü gösterdi:
Mossad'a ve devlet aygıtına sahip olan sağcı, "Mesihçi" kadro, ne
olursa olsun Plan'ı sürdürmek hedefindedir ve her türlü engele karşı
da yoluna devam edecektir. Bu kadronun, devlet ve ordu içindeki
örgütlenmesini her geçen gün daha da geliştirmesi önemli bir işarettir.99
Bu arada, büyük olasılıkla, İsrail devlet aygıtı sözde "fanatik
bir grubun yaptığı kontrolsüz bir eylem" ya da bir "kaza" sonucunda
Mescid-i Aksa'yı havaya uçuracaktır. Mesih'in gelişi için geriye
bir tek Tapınak'ın inşası, Tapınak'ın inşası için de Mescid-i Aksa'nın
yok edilmesi kalmıştır çünkü. Bu eylemin yaratacağı radikalizm dalgası
aynı zamanda İsrail'deki barış yanlısı kanadı da zayıflatıp ortadan
kaldıracak, büyük bir "Armagedon" kaçınılmaz hale gelecektir.
İşte o anda, tarihin çok önemli bir dönüm noktasına gelinmiş olacaktır.
Bu konuya yeniden değineceğiz.

70 Ehud Sprinzak, The Ascendance
of Israel's Radical Right, ss. 110, 112.
71 Washington Report on Middle East Affairs, Haziran
1994.
72 Kitabı Mukaddes: Eski ve Yeni Ahit. İstanbul:
Kitabı Mukaddes Şirketi, 1981, Tesniye, Bab 20/10.
73 Paul Findley, Deliberate Deceptions: Facing
the FACTS about the U.S.-Israeli Relationship, 1.b., New York: Lawrence
Hill Books, 1993, s. 162.
74 Azzam Tamimi, "Niçin Eriha?", Nehir, Şubat 1994.
75 Ibid.
76 1967'den bu yana, Arap-İsrail sorununun en önemli
boyutu, İsrail'in işgal altında tuttuğu topraklardır. Yahudi Devleti,
Altı Gün Savaşı'nda işgal ettiği; Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze
Şeridi ve Golan Tepeleri'nden çekilmemiş, aksine bu toprakları "yahudileştirerek"
ilhak etme yoluna gitmiştir. "Yahudileştirme"nin yöntemi, işgal
altındaki topraklara kurulan yahudi yerleşim birimleridir. Buralara;
bu işi bir misyon olarak gören ve özellikle de Gush Emunim tarafından
koordine edilen radikal yahudiler, yerleşim birimlerinin ekonomik
imkanlarından yararlanmak isteyen İsrailliler ya da diasporadan
İsrail'e dönüş yapan göçmenler yerleştirilmiştir. 1967'den bu yana
işgal altındaki topraklara, Doğu Kudüs'le birlikte 250 bini aşkın
yahudi konuşlandırıldı. Uluslararası hukukun temel kurallarına aykırı
olan ve defalarca BM tarafından protesto edilen bu uygulama, muhtemel
bir Arap-İsrail barışının önündeki en büyük engeldir. Eğer İsrail
gerçekten barış istiyorsa, bunun tek inandırıcı göstergesi, işgal
altındaki topraklarda yerleşim birimleri inşa etmeyi durdurması
ve eskilerinden de çekilmesidir. Bu yapılmadığı takdirde, İsrail'in
işgal ettiği toprakları "yahudileştirme" hedefinden caymadığı ve
dolayısıyla da barış istemediği ortaya çıkmış olur.
77 Paul Findley, Palestine's Dismemberment", Washington
Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.
78 Noam Chomsky, Milliyet, 1 Ekim 1993.
79 Paul Findley, "Palestine's Dismemberment", Washington
Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.
80 Nur Batur, Milliyet, 2 Kasım 1994. 
81 Noam Chomsky, Milliyet, 1 Ekim 1993.
82 Daniel Amit, Tempo, 28 Aralık 1994.
83 Yaser Arafat'ın yahudi kökenli olduğuna dair
çeşitli iddialar son dönemde gündeme geldi. 6 Ekim 1995 tarihli
Yeni Şafak gazetesinin haberine göre, Suriye Savunma Bakanı Mustafa
Tlass, FKÖ lideri Yaser Arafat'ın yahudi asıllı olmasının kuvvetli
bir ihtimal olduğunu ileri sürmüştü. Tlass, iktidardaki Baas Partisinin
resmi yayın organında yayınlanan bir yazıda, "İsrail Başbakanı'nın
Arafat'ın yahudi olduğuna dair sözlerini" hatırlatmış, "Suriye ordusunda
görevli bir Filistinli subay olan ve şu an hayatta bulunmayan Yusuf
Arabi'nin sürekli olarak Arafat'ın bir yahudi olduğunu ve geleceğin
bunu ispat edeceğini bildiren sözlerinden" bahsetmişti. Bunların
yanısıra, İsrail ile sürdürdüğü barış süreci boyunca Arafat'ın en
önemli danışmanlarından biri olan Gabriel Banon'un da bir Fas yahudisi
oluşu ilginçti.
84 Dan Raviv, Yossi Melman, Every Spy a Prince:
The Complete Story of Israel's Intelligence Community, Boston: Houghton
Mifflin Company, 1991, s. 276.
85 Victor Ostrovsky & Claire Hoy, By Way of
Deception: An Insider's Devastating Expose of the Mossad, London:
Arrow Books, 1991, ss. 122-123.
86 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception,
ss. 278-282.
87 Ibid., ss. 56-57.
88 "Rabin Pisi Pisine Öldürüldü", Yeni Yüzyıl,
13 Kasım 1995.
89 "Rabin Suikastında Gizli Servis Parmağı", Hürriyet,
13 Kasım 1995.
90 "Shin Bet'in Garip Kayıtsızlığı", Yeni Yüzyıl,
19 Kasım 1995. 
91 "İsrail Şabak'ı Sorguya Çekti", Yeni Şafak,
12 Kasım 1995.
92 "Rabin Suikastında Gizli Servis Parmağı", Hürriyet,
13 Kasım 1995.
93 "İsrail Komplo Tezine Şiddetle Karşı Çıkıyor",
Şalom, 29 Kasım 1995.
94 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception,
s. 236.
95 "Rabin'in Katili Gizli Ajan Çıktı", Sabah, 20
Kasım 1995.
96 "Will Peace Survive?", Newsweek, 13 Kasım 1995.
97 "Rabin Gitti, Mesih Geliyor!", Yeni Şafak, 9
Kasım 1995.
98 İsrail'in FKÖ ile anlaşmasının ardından tüm
Ortadoğu'da "barış" rüzgarları esmeye başladı. Ancak bu "barış"
gerçekte yeni bir savaş için cephe oluşturmak amacını güdüyordu.
İsrail, İslam'a karşı vermeyi düşündüğü mücadelesinde, Ortadoğu'daki
tüm İslam-dışı unsurları yanına katmaya karar verdi. Bölgede müslümanlara
karşı bir tür "kutsal-olmayan ittifak" kurulmaya başlandı. Bunun
FKÖ'den sonraki ikinci örneği Ürdün Kralı Hüseyin'le yapılan barıştı.
Dünya medyalarında "yarım asırdır süren düşmanlığın bitimi" gibi
dramatik sözlerle tanıtılan İsrail-Ürdün anlaşması, Kral Hüseyin'in
gerçek yüzünü tanıyanlar için hiç de dramatik değil, tam tersine
komikti. Çünkü Kral Hüseyin zaten onyıllardır İsrail'in sadık bir
dostuydu. İsrail'e çok hizmet etmişti: Defalarca İsrail aleyhtarı
gelişmeleri Tel-Aviv'li dostlarına yetiştirmiş, hatta 1973'teki
Mısır-Suriye saldırısını (Yom Kippur Savaşı) bir kaç gün öncesinden
İsraillilere "gammazlamış"tı. Buna karşılık Mossad, meşruiyeti kendinden
menkul kralı defalarca darbe ve suikastlerden korumuş, hatta Kral
Hüseyin'e hediye olarak "bayan arkadaşlar" bile sağlanmıştı. (William
Blum, The CIA; A Forgotten History: US Global Interventions Since
World War II, 4.b., London: Zed Books, 1991, s. 224) Kudüslü efendileri
çağırdığı takdirde İslam'a karşı İsrail'le işbirliği anlaşması imzalamak,
bu garip kral için oldukça olağan bir görevdi.
Ancak Suriye'nin İsrail'le son dönemlerde ilginç bir yakınlaşma
içine girmesi, kuşkusuz daha ilginç bir durumdu. Gerçi Hafız Esad
da yıllardır bazı kanalları kullanarak İsraillilerle gizli görüşmeler
yapıyordu. Örneğin, Ocak 1982'de Ariel Şaron ve yardımcısı Tamir,
Cenevre'de Hafız Esad'ın kardeşi Rıfat Esad ile gizlice buluşmuştu.
Bu gizli buluşmada, Lübnan'ı parçalamak ve FKÖ'yü güçsüz kılmak
için bir İsrail-Suriye ortak planı yapılmıştı. (Dan Raviv, Yossi
Melman, Every Spy a Prince, s. 264)
Dolayısıyla Hafız Esad daha önceleri de İsrail'le "stratejik işbirliği"ne
girebiliyordu. Ama yine de Körfez Savaşı sonrasına kadar şimdiki
gibi açıktan açığa yürütülen bir yumuşama sözkonusu olamazdı. Ama
olan oldu ve aynı anda hem ABD hem de İsrail Suriye'ye göz kırpmaya
başladılar. Bill Clinton dünyanın şaşkın bakışları altında Şam'ı
ziyaret etti. İsrail ve Suriye arasında bir barış anlaşması imzalanması
oldukça yakın. 1993 yılından itibaren bu konuda İsrail ve Suriye
arasında gizli görüşmeler sürüyor. Görüşmelerin yeri ise İstanbul...
(The Jerusalem Report, 27 Ocak 1994)
Peki Bu İsrail-Suriye yakınlaşmasının altında ne yatmaktadır?..
Serdar Turgut, Hürriyet'in Washington muhabiri olduğu sıralarda
yazdığı "ABD ve Suriye" başlıklı bir yazısında bu konuyu gayet iyi
açıklıyordu. Yazıda geçen "ABD" kelimelerinin yerine "İsrail" kelimeleri
koyarak da okuyabilirsiniz:
"ABD'nin Suriye'ye neden özel ilgi göstermeye başladığı sorusuna
cevap bulabilmek için ilk önce Amerikan yönetiminin ikibinli yıllarda
dünya düzeni üzerinde yaptığı hesaplar düşünülmelidir. Amerikan
yönetimi, çok da uzakta olmayan bir gelecekte radikal İslami hareketin
dünya ölçeğinde Batı ile çatışmasını tırmandıracağını tahmin ediyor...Bu
nedenle özellikle Mısır, Türkiye, Cezayir gibi ülkelerde olanlar
ve olacaklar Amerika tarafından yakın takibe alınmış durumda...İşte
bu aşamada Suriye bir başka boyutuyla ABD'nin önüne çıkıyor. Arap
dünyasına bir bakıldığında Suriye radikal İslami hareket tarafından
sisteme karşı yöneltilen tehditi en az hisseden ülke durumunda.
Tabii Irak'ı 'özel durumu' nedeniyle bir kenara bırakmak zorundayız.
Radikal İslami tehdidin daha da tırmanması durumunda ABD'nin Irak
ve hatta Saddam ile ilişkilerini tekrar olumlu yöne kaydırması da
şaşırtıcı olmayacak. Ancak buna daha zaman var. Mısır'da büyük bir
sistem krizi yaşanmaya başlamışken Suriye laik düzen konusunda büyük
bir istikrar gösteriyor. Tabii ki bu istikrar hiçbir demokrat düşünceli
insanın destek veremeyeceği bir dizi uygulama sonucunda elde edildi.
Binlerce insan hapse atıldı. 1982 yılında Müslüman radikallerin
ayaklanması, sistemli bir katliamla engellendi. Evet bunlar oldu.
Ama şimdi ABD her zaman çok önem verdiği insan hakları, demokrasi
gibi kavramları bir yana iterek terörist devlet Suriye ile resmi
ilişkilerini düzenli hale getiriyor... ABD radikal İslami hareketin
yükselmesinden ve özellikle bizim bölgemizde düzeni baştan aşağıya
değiştirmeye başlaması olasılığından çok korkuyor. İşte bu nedenle
de radikal İslama karşı durabildiği için Hafız Esad'ın suç dosyaları
böylesine hızla rafa kaldırılmaya başlandı." (Serdar Turgut, Hürriyet,
28 Ekim 1994)
Evet Hama ve Humus kentlerindeki onbinlerce müslümanı 1982 yılında
katleden Hafız Esad, bu icraatı ve onu izleyen baskı politikaları
ile kendini Kudüs ve Washington'lı efendilerine ispatlamış bulunmaktadır.
O da kısa sürede İslam'a karşı oluşturulan "kutsal-olmayan ittifak"
içinde açıkça yerini alacaktır.
99 Mossad'a hakim olan "Mesihçi" kadro, İsrail
ordusu üzerindeki gücünü de giderek artırıyor. Rabin suikastının
ardından New York Times'da yer alan bir haberde şöyle deniyordu:
"Son yıllarda İsrail Ordusu'nda son derece ilginç bir gelişme yaşanıyor...
Orduda giderek muhafazakar dinci ve milliyetçi unsurlar ağırlık
kazanmaya başlıyor. İsrail Ordusu'ndaki subayların yüzde 40'ı bu
çizgide. Golan Birliklerinin üçte ikisi de aynı çizgiye bağlılar."
Aynı haberde, İsrail'in önde gelen silahlı kuvvetler tarihçilerinden
Meir Pa'il şu yorumu yapıyordu: "Geleceği düşündükçe ciddi biçimde
tedirgin oluyorum. Çok korkuyorum. Son derece tehlikeli sızmaların
subaylar seviyesine kadar ulaşması orduyu zehirliyor. On yıl sonra,
İsrail Ordusu'ndaki subayların yarısı bu muhafazakar kesimin eline
geçerse, hükümetin Ortadoğu barışına yönelik pek çok kararı da etkilenebilecek.
Bu grup, özellikle Batı Şeria'nın boşaltılması konusunda ciddi şekilde
sorun yaratabilecek. Baş kaldırabilecek." (Zeynep Atikkan, Hürriyet,
30 Kasım 1995)
|