|
II . K I S I M
DÜZEN'İN GERÇEK YÖNETİCİLERİ
"Görüyorsun sevgili dostum Coningsby,
dünya, olayların perde
arkasını bilmeyen insanların sandığı kişilerden çok daha farklı
kişiler tarafından yönetilmektedir."
Lionel Rothschild'ın 1844 yılında müstakbel İngiltere Başbakanı
Benjamin Disraeli'ye (Coningsby) yaptığı bir konuşmadan, American
Manifest Destiny and the Holocausts, Conrad Grieb, s. 4
A L T I N C I B Ö L Ü M
Düzen'in Ardındaki Güçler
"Bir perde her zaman gereklidir. Gücümüzün
büyük bölümü gizlenmekten
kaynaklanır. Bu yüzden de, her zaman bir başka derneğin adı altında
gizlenmeliyiz." - İllüminati locasının 1794'teki bir metninden;
Die neuesten
Arbeiten des Spartacus und Philo in dem Illuminaten-Orden, 1794,
s. 143
"Bu durumda sorabiliriz: Eğer Dünya
Düzeni bugün egemenliği elinde
bulunduruyorsa, neden bazı kurumlara ihtiyaç duymaktadır?
Cevap açıktır: Dünya Düzeni egemenliğini korumaktadır çünkü
egemenliğini reddetmekte, kendi varlığını kabul etmeyip gizlemektedir.
Onun gücü heryerde; hükümetlerde, eğitimde, bazı dini gruplarda,
incelikle hesaplanan savaşlar, devrimler ve kıtlıklarda görünmesine
karşın, Dünya Düzeni, aynı mafya gibi kendi varlığını reddeder.
Dünya Düzeni'nin hizmetçileri değişir ama Düzen sabit kalır. Eğer
çok fazla kişi CFR'yi (Council on Foreign Relations) farkederse,
bu kez güç Bilderberg'e ya da Trilateral Komisyonu'na aktarılır.
Ama Düzen'in egemenliği sabit kalmaktadır."
- Eustace Mullins. The World Order: Our Secret Rulers, s. 193
Dünya, 20. yüzyılla birlikte eskisinden çok farklı bir dünya haline
geldi. Yüzyılın hemen başlarında tüm güç dengeleri değişti. Bütün
güçlü monarşiler yıkıldı ve yerlerine 19. yüzyıldaki anti-monarşik
dalganın yeni sonucu olan ulus-devletler kuruldu. İslam dünyası,
dünya politikasında son temsilcisi olan Osmanlı'nın yıkılmasıyla
gücünü yitirdi. Yeni bir dünya düzeni, aslında bu yüzyılın başında
kuruldu. Bu düzen, dünyanın Amerikan egemenliği altına girmesiyle
başlıyordu. Ve bu nedenle de, 20. yüzyıl giderek Amerikan yüzyılı
haline geldi.
20. yüzyıl hakkında okunabilecek milyonlarca sayfalık "resmi tarih"
bilgisi bulunabilir. Ancak, biz yine resmi olmayan, örtülü tarihe
bakacak ve bu tarihin içinde Mesih Planı'nın, ya da bir başka deyişle
İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğullarının ikinci
yükselişi"nin yerini bulmaya çalışacağız.
Kitabın 2. bölümünde, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği
koruyan masonlar arasında kurulan İttifak'ın, Batı toplumlarını
politik ve kültürel yönden büyük bir değişime uğrattığını görmüştük.
İttifak, kendisine en büyük düşman olarak belirlediği dini otoriteye
karşı büyük bir mücadeleye girişmiş ve sonuçta hem dini otoriteyi
zayıflatmış, hem de onun yeniden güç bulmasını engelleyecek biçimde
Batı toplumlarını sekülerleştirmiş, dinden koparmıştı.
4. bölümde ise İttifak'ın, arkasına Püriten geleneği koruyan Hıristiyan
Siyonistleri de alarak, Vaadedilmiş Topraklar'da bir Yahudi devleti
kurma çabasına giriştiğini inceledik. Bu hedefin önündeki en büyük
engellerden birinin, yani Osmanlı sorununun yine İttifak tarafından
ortadan kaldırıldığını gördük. Yahudi önde gelenlerinin karşılaştığı
diğer bir büyük sorunun, yani Vaadedilmiş Topraklar'a göç etmek
istemeyen kendi halklarının, "Nazi kartı"nın sayesinde acımasızca
çözüldüğünü ise 5. bölümde konu edindik.
Vaadedilmiş Topraklar'da bir Yahudi devleti kurulması ise, İspanya
sürgünü ile başlamış olan Mesih Planı'nın büyük bir başarı ile son
aşamalarına gelmiş olması demekti. Çünkü, Mesih'in gelmesinden,
yani umulan dünya egemenliğinin kesin olarak gerçekleşmesinden önce,
Yahudi önde gelenlerinin yapması gereken üç şey vardı: Vaadedilmiş
Topraklar'a dönmek, Kudüs'ü almak ve Tapınak'ı yeniden inşa etmek
(bkz. "Giriş"). Ve bunların
ilki, 4. ve 5. bölümlerde incelediğimiz aşamalar sonucunda gerçekleşti.
Kudüs, 1967'de alındı. Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi ise bugün
İsrail'deki dinci gruplar tarafından an meselesi olarak görülüyor.
Hükümet ise, Tapınak'ı inşa etmek Mescid-i Aksa'nın yıkılmasını
gerektirdiği için, "henüz zamanı değil" düşüncesini koruyor ve önce
"İslami muhalefet"in susturulması gerektiğine inanıyor. Tüm bunlar,
Yahudi önde gelenlerine göre, Mesih'in gelişinin ve dünya egemenliği
hedefinin an meselesi olduğunu göstermektedir.
Bu durumda, 20. yüzyılda dünyayı etkileyen büyük politik gelişmelere
de göz atmak ve İttifak'ın bu gelişmelerdeki rolünü incelemek gerekir.
Eğer Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak
bir dünya egemenliği öngörüyorsa, kuşkusuz bu hedefe bu denli yaklaşıldığı
20. yüzyılda da İttifak'ın yeni politik manevraları yaşanmış olmalıdır.
Mesih geldiğinde kesin olarak kurulacağı umulan dünya egemenliğinin
altyapısı Kabalacılar'ın geliştirdikleri "Mesihi dönem insan eliyle
başlayacaktır" kuralına uygun olarak 20. yüzyılda kurulmaya çalışılmış
olmalıdır.
Dünya egemenliğinin altyapısı, dünyadaki güç merkezlerinin İttifak'ın
eline geçmesi olarak yorumlanabilir. İttifak, 19. yüzyılın bitimiyle
birlikte, Katolik ve İslam dini otoritelerinin gücünü ortadan kaldırmıştı.
20. yüzyıl ise İttifak'tan bağımsız diğer güç merkezlerinin de ele
geçirilmesi, ya da en azından etkisiz hale getirilmesine sahne oldu.
İlerleyen sayfalarda İttifak'ın 20. yüzyılda doruğa çıkan gücünü
birlikte göreceğiz.
Ancak bir noktaya dikkat etmek gerekir. Önceki yüzyıllarda, masonluk,
tek başına uluslararası dengeleri kontrol etmeye yetiyordu. Fakat
20. yüzyıl, dış politika kavramını ve ülkeler arasındaki ilişkilerin
doğasını çok daha karmaşık bir hale getirdi. Artık büyük ülkelerin
dış politikaları son derece kapsamlı bir kadro elinde şekillendirilmeye
başlandı. Artık yalnızca zeki bir kral ya da bir-iki devlet adamı
değil, ancak uzman bir kadro tarafından yönlendirilebilecek bir
diplomasi tarzı doğmuştu.
İşte İttifak bu nedenle yeni mekanizmalar üretti. Böylece İttifak'ın
karar merkezleri, klasik loca atmosferinden çıkarak daha gelişmiş
ve modern "think-tank"lere kaymaya başladı. Masonluk hala önemliydi
ve ülke-içi kontrolün sağlanması için birebirdi (P2 örneğinde açıkça
görüldüğü gibi). Ancak dış politika alanı, masonluğun mistik görünümünden
ve ritüellerinden soyutlanmış bu yeni kurumların denetimine geçti.
İlerleyen sayfalarda, bu kurumların en önemlilerini, Council on
Foreign Relations, Chatham House, Bilderberg Group ve Trilateral
Commission gibi örgütleri ve bu örgütlerin İttifak'ın hedeflerine
olan katkılarını inceleyeceğiz.
Önce bu örgütlerin kimler tarafından kurulduğuna ve 20. yüzyılın
en önemli ifadelerinden biriyle, kimler tarafından "finanse" edildiğine
değinelim.
"Finansman", 20. yüzyıl politikasının anahtar kelimesiydi. Ve ellerinde
dev miktarda "finans" bulunan Yahudi önde gelenleri, Mesih Planı'nı
gerçekleştirmek için can atıyorlardı.
Yahudiler ve 'Finansman'
Yahudilerin ekonomik gücü, oldukça ünlü bir konudur. Önceki bölümlerde
Mesih Planı'nın aşamalarından söz ederken yeri geldiğinde bu ekonomik
gücün etkisine değinmiştik. 20. yüzyıldaki gelişmelerin perde arkasını
araştırmak içinse, sözkonusu ekonomik gücü biraz daha yakından incelemekte
yarar var.
Yahudi toplumunun parayla olan ilişkisi, büyük
ölçüde İbrani öğretisinden kaynaklanır. Kitabın 3. bölümünde de
vurguladığımız gibi Yahudi dini, dünya-merkezli ve maddeye yönelik
bir dindir. Bu nedenle, İslam ve Katolik dinlerinde uzak durulması
söylenen "para hırsı", tam aksi bir şekilde, Yahudilikte meşru,
hatta teşvik edilen bir dürtüdür. Bu nedenle de sözkonusu iki dinde
yasaklanan faiz, Yahudilikte serbest bırakılan, hatta tavsiye edilen
bir kazanç yöntemidir. Max Weber de, Yahudi-para ilişkisinin dini
boyutunu özenle vurgulayarak, "Yahudilerin parasal işlemler konusundaki
tercihlerinin nedeni ritüel telakkileriydi" der.1
Faiz, Ortaçağ'daki Yahudi ekonomik gücünün de temelini oluşturmuştur.
Kimsenin tefecilik yapmadığı bir ortamda, bunu bir dini emir olarak
gören Yahudiler tefecilikle özdeşleşmişlerdir. Judaica, Ortaçağ'da
Yahudi tefecilerin genelde % 30 civarında faizle borç verdiklerini
ancak bu oranın zaman zaman % 100'lere bile vardığını yazıyor (enflasyonsuz
bir ortamda bu rakamın büyüklüğü elbette çarpıcıdır). Ortaçağ boyunca
"Yahudi" ve "tefeci" kavramları o kadar özdeşleşmiştir ki, bazı
dillerde aynı anlamda kullanılır olmuştur. O dönemdeki bazı Almanca
kitaplarda "wucherer" (tefeci) kelimesinin "Yahudi" anlamında; "judaizare"
(Yahudileşme) sözcüğünün de "faiz alma" anlamında kullanıldığına
rastlanır.
Yahudi tefecilerin önemli bir özelliği de, mesleklerini sürekli
olarak babadan-oğula aktarmaları ve bu şekilde sürekli katlanan
bir sermaye ile büyük bir ekonomik güce ulaşmalarıdır. Bu nedenle
Ortaçağ'da pek çok Kral Yahudilerden borç almışlardır. Bunun çarpıcı
bir örneğini kitabın ilk başlarında incelemiştik: İspanya Kraliçesi
İsabella'nın Granadalı Müslümanlara karşı girişip 1492'de kazandığı
savaşı, (aynı zamanda da bir Kabalacı olan) Isaac Abrabanel adlı
tefecinin finanse ettiğini görmüştük. Kolomb'un yolculuğu da Abrabanel
ve diğer başka bazı Yahudilerce finanse edilmişti. Bunlar, "finansman"
kavramının, en başından beri Mesih Planı'nda önemli bir yer tuttuğunun
işareti olarak yorumlanabilir. Kitabın önceki bölümlerinde, Yahudilerin
16. ve 17. yüzyıllardaki ekonomik güçlerine değinmiş ve köle ticareti,
sömürgecilik gibi alanlardaki büyük rollerini vurgulamıştık. Amsterdam'da
kapitalizmi doğuranların da Sefarad Yahudileri olduğunu konu edinmiştik.
17. ve 18. yüzyıllarda doğan yeni bir sınıf ise Yahudilerin ekonomik
gücünü siyasi alana da taşıdı. Bu sınıf, "Saray Yahudileri" (Court
Jews) olarak adlandırılıyordu ve yeni kurulmaya başlanan merkezi
mutlak devletin finansman ihtiyacından doğmuşlardı. Bu Yahudiler,
özellikle Protestan reformunun ardından Papa'nın otoritesinden bağımsız
olarak kurulan yeni merkezi devletlerin yardımına koşan varlıklı
tefecilerdi. Özellikle Avrupa'nın Protestan ve Katolik güçleri arasındaki
kanlı Otuz Yıl Savaşları, hem savaş sırasında hem de sonrasında
büyük bir finansman açığı doğurmuştu ve bu açık Yahudilerce kapatıldı.
Bunun yanında yeni kurulan merkezi devlet mekanizması, tüm yetkileri
elinde toplamak istiyordu ve bunun için de öncelikle büyük bir finansman
ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştı. Yeni devlet aygıtının; ordu
toplayıp beslemek, bürokrasi oluşturmak, otoritesini sağlamlaştırmak
için ihtiyaç duyduğu parayı karşılayan Yahudiler, doğal olarak yeni
mutlak yöneticilerin yanında büyük bir güç ve saygınlığa kavuştular.
Merkezi devletlerin giriştiği savaşların finansmanı
da, sözkonusu "Saray Yahudileri"nden sağlanıyordu. Judaica, örneğin
Osmanlı'ya karşı giriştiği savaşlar sırasında Avusturya'nın tüm
bütçesinin üçte birinin Yahudilerden alınan borçlarla karşılandığını
bildiriyor.2 Bu "savaş finansörlüğü", Saray Yahudileri'nin
başta gelen işlevlerinden biri haline geldi. Öyle ki, çoğu zaman
karşılıkla savaşan her iki devlet de, masraflarını Yahudilere borçlanarak
karşılıyordu. Bu nedenle de, savaş finanse etmek ve bu kirli işten
kar yapmak, kısa sürede Yahudilerle özdeşleşen bir "meslek" halini
aldı. (Bu "savaş finansörlüğü", Kuran'da bildirilen, Yahudilerin
yeryüzünde "savaş amacıyla ateş alevlendirdikleri"
ve "yeryüzünde bozgunculuğa çalıştıkları"
[Maide Suresi, 64] haberine de uygundu kuşkusuz.)
"Saray Yahudileri"nin en önemli özelliği ise yüksek bir "ırk bilinci"ne
sahip olmalarıydı.
Judaica, hem Protestan hem de kimi zaman Katolik
kral ve prenslerin yanında büyük bir güce ulaşan bu Yahudilerin
tamamına yakınının, kendi çıkarlarını değil, Yahudi toplumunun genel
çıkarlarını koruduğunu anlatıyor ve bu nedenle de Yahudi toplumlarının
lider ve temsilcileri (İbranice Shtadlan) haline geldiklerini bildiriyor.
"Yahudi Ansiklopedisi", ayrıca Saray Yahudileri'nin Yahudi politik
eşitliğinin sağlanmasının öncüleri olduğunu da vurguluyor.3
Avrupa'nın politik ve sosyal gelişimini konu eden kaynaklar, merkezi
devletlerin kurulmasının, ticari çıkarlarını koruyacak bir otorite
(elbette "seküler" bir otorite) arayan "burjuvazi"nin desteğiyle
olduğunu söylerler. Buna göre, "burjuvazi", merkezi monarşilerin
kurulmasıyla birlikte ekonomik konumunu güçlendirmiş, Fransız Devrimi
ile de, aristokrasiyi ve dini otoriteyi ortadan kaldırarak, doğrudan
iktidarı ele geçirmiştir. İşte "burjuvazi" olarak adlandırılan bu
sınıfın en ilginç fakat dikkat çekilmeyen özelliği, büyük bölümünün
Yahudilerden oluşmasıdır. Tefecilik yoluyla asırlardır katlanarak
büyümüş bir sermaye birikimine onlardan başka kim sahipti ki?...
Fransız Devrimi'nin ardından Saray Yahudileri devri kapandı ve
yeni bir dönem, Yahudi bankerler dönemi başladı. Bu bankerlerin
gücü, eski Saray Yahudileri'nden çok daha fazlaydı. Goldschmidt,
Oppenheimer, Seligmann hanedanlarının kurduğu finans imparatorlukları
bu dönemde, 19. yüzyılın başında doğdu. Bu finans imparatorluklarının
en ünlüsü ve kuşkusuz en önemlisi ise Rothschildlar'dı.
Rothschild Hanedanının Öyküsü
"Bir ulusun parasının denetimi
elimde olsun, onun kanunlarını
kimin yazdığını umursamam artık"
- Mayer Amschel Bauer (Rothschild)
Judaica, "19. yüzyıldaki Yahudi bankacılığı, Rothschildlar'ın
Frankfurt'taki yükselişiyle başladı" diyor. Kuşkusuz Rothschildlar'la
birlikte yalnız 19. yüzyıldaki Yahudi bankacılığı değil, yeni bir
devir de başlamış oluyordu. Alman tarihçi Prof. Wilhem bu konuda
şöyle der: "Rothschildler Avrupa politikasına paranın hükmünü getirmiştir.
Dünyayı paranın ve onun fonksiyonlarından ibaret hale getirmek için
çalışmışlardır." Frederic Morton ise, The Rothschilds adlı kitabının
önsözünde "son yüzelli yıldır, Rothschild hanedanının Avrupa tarihindeki
perde arkası rolü şaşırtıcı boyutlardadır" diyor ve ekliyor, "yalnızca
bireylere değil, uluslara da borç vermeyi başardıklarından dolayı
inanılmaz karlar elde ettiler." Belki de bazılarının dediği gibi,
Rothschildlar'ın zenginliği, ulusların çöküşüne bağlıydı." 4
Hanedan 1800'lü yılların hemen başında Almanya'da doğmuştu. Frankfurt'ta
1744'te doğan Aşkenaz Yahudisi Mayer Amschel Rothschild, hanedanın
kurucusuydu. Önceleri Mayer Amschel, Frankfurt'ta faizle borç para
veren fırsatçı bir tefeciydi. Gittikçe zenginleşen Amschel, Avrupa
ekonomisinin merkezi haline gelmeye başlayan Frankfurt'taki en güçlü
banker oldu ve beş oğlunu, Avrupa'nın diğer finans merkezlerine
göndererek Rothschild hanedanını kurdu. Beş ok ile sembolize edilen
Rothschild hanedanının varisleri, finans dünyasında izledikleri
yayılmacı politika sonucunda Avrupa ekonomisini büyük ölçüde kontrol
altına aldılar.
Bu beş oğuldan Amschel Mayer Frankfurt'ta kaldı. Solomon Mayer
Viyana'ya, Karl Mayer Napoli'ye, James Jacob Mayer Paris'e ve Nathan
Mayer de Londra'ya gitti. Bu beş Rothschild da gittikleri finans
merkezlerinde büyük güce ulaştılar.
1816'da Viyana'ya giden Salomon Mayer, Habsburg hükümet bankacılığında
kilit kişi oldu. Bu arada Avusturya'nın ünlü devlet adamı Metternich'le
çok yakın ilişkiler kurdu (hatta 1848 devrimi sırasında Metternich'in
kaçmasına yardım ettiği söylenir). Avusturya sınırları içinde Yahudilere
yapılan her türlü yasal kısıtlamaların kalkmasını sağladı. Salomon
Mayer'in ikinci oğlu Anselm Salomon ise Viyana'da, beş Yahudi ailesi;
Arnstein, Eskeles, Geymuller, Stein ve Sina tarafından paylaşılan
banka tekelini devraldı.
1821'de Napoli'de bir şube açan Karl Mayer ise İtalya'nın en önde
gelen bankeri oldu. Sardunya, Sicilya, Napoli'ye hatta Papa devletine
büyük miktarlarda borç verdi. Diğer dört oğlu da Rothschild ailesi
üyeleriyle evlendiler.
Beş kardeşin en küçüğü olan
James Jacob Mayer, 1812 yılında Paris'e gitti ve Rothschild Frères
şirketini kurdu. Fransa'daki Yahudi toplumuyla yakın ilişkiler geliştirdi.
Yönetimle de iyi bağlar kurarak, Fransa'yı İngiltere'yle birlikte
Rothschild'lerin en önemli kalesi durumuna soktu. Öyle ki, 27 Temmuz
1844'te Mazzini şöyle diyordu: "Eğer Rothschild isterse Fransa'nın
kralı olabilir." 5 1909 baskılı Jewish Encyclopedia'da
ise Rothschild'lerin Fransa'daki gücü şöyle açıklanıyordu: "1848
yılında Paris bankacıların toplam 352 milyon frankı olduğu halde,
yalnızca Rothschild, Paris'te 600 milyon franka sahipti." 6
İngiltere'ye giden Nathan Mayer ise 1806'da Hannah
Barent Cohen ile evlendi. Bu ilişki onu İngiltere'nin Sefarad cemaatine
de dahil etti. Judaica, Nathan Mayer'in, henüz 1810 yılında, Londra
para piyasasındaki en büyük güç haline geldiğini bildiriyor.7
1815'te, Nathan Mayer, Waterloo'daki İngiliz zaferini, kurduğu erken
istihbarat ağı sayesinde çok önceden öğrendi ve Londra borsasına
koşarak aldığı hisseleri ertesi gün çok büyük miktarla satarak bir
gecede inanılmaz bir servet elde etti.
1836'da hanedanın Londra'daki temsilcisi Nathan Mayer Rothschild
ölünce en büyük oğlu Lionel Nathan Rothschild başa geçti ve sadece
Londra bölümünün iş bağlantılarını sağlamakla kalmadı, ayrıca İngiliz
Yahudi toplumunun 30 yıl liderliğini de yaptı. Mali operasyonlarından
bazıları; Kırım Savaşı'nı devam ettirecek 16 milyon poundluk borcun
sağlanması ve 1875'te İngiltere'de "İngiliz asilzadesi" ünvanını
kazanan ilk Yahudiydi.
Bankerlik işine girmeden önce, ünlü bir haham ailesi olarak
tanınan Rothschildlar, genelde "kirli" yollardan elde ettikleri
dev servetle büyük bir ekonomik ve politik güce ulaştılar.
Hanedanın en önemli özelliği ise bu büyük gücü, yalnızca ailevi
çıkarlar için değil, tam tersine asıl olarak, bağlı oldukları
ırkın çıkarlarına uygun olarak kullanmalarıydı. Bu nedenle
Siyonist harekete ve İsrail Devleti'ne çok büyük yardımlar
yaptılar. Ancak en büyük "icraatları, Yeni Düzen'i kontrol
edecek olan politik kurumları oluşturmak" olacaktı. Yanda,
1898'de Fransız basınında yayınlanan bir Rothschild karikatürü.
|
Rothschildlar'ın kurdukları bu
hanedan ağı, onlara büyük bir ekonomik güç getirdi. Alman tarihçi
Werner Sombart, Jews and Modern Capitalism adlı kitabında şöyle
der: "1820 sonrasındaki dönem 'Rothschildler'in çağı' olarak bilinir.
Öyle ki yüzyılın ortasında finans çevrelerinde şu yargı genel bir
inanç haline gelmişti: Avrupa'da tek güç vardır, bu da Rothschild'lerdir."
8 John Reeves ise, The Rothschilds; The Financial
Rulers of Nations adlı kitabında şöyle yazar:
Nathan Rothschild'ın İngiliz Hükümetine ilk yardımı 1819'daydı
ve 60 milyon dolarlık borç verdi; 1818-1832 arasında 105.400.000
dolar miktarında sekiz adet borç daha verdi; aşağı yukarı 700 milyon
dolarlık 18 adet hükümet borcu oluşturdu. Etkileri o kadar güçlüydü
ki, hiçbir savaş Rothschild'lerin yardımı olmadan gerçekleşemezdi.
Politika ve ticaret dünyasında öyle güçlü bir pozisyona yükseldiler
ki bir anlamda Avrupa'nın diktatörleri oldular.9
Ünlü Amerikalı Yahudi yazar Hannah Arendt, The
Origins of Totalitarianism (Totaliterizmin Kökenleri) adlı kitabında
Rothschildlar'ın gücüne değinirken, 19. yüzyılda pek çok devlet
adamının günlüklerine, yeni bir savaş çıkmayacağını, çünkü Rothschildlar'ın
şimdilik böyle bir şey istemediklerini yazdıklarına dikkat çekiyor.
Arendt, özellikle Tarihçi J. A. Robson'ın Imperialism adlı kitabında
yazdığı şu satırları da vurguluyor: "Eğer Rothschild ailesi buna
karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa girebileceğine
inanan var mı gerçekten?" Arendt, Metternich'in şu tespitini de
aktarıyor: "Rothschild ailesinin Fransa devleti üzerindeki etkisi,
başka herhangi bir yabancı devletin etkisinden daha fazladır." 10
Bu, Rothschildlar'ın tek başlarına bir devlet
kadar güç elde ettikleri anlamına geliyordu. İşin bir başka ilginç
yanı da, Rothschildlar'ın bu kazançlarının çoğu kez başkalarının
yıkımını getirmesiydi... E. C. Knuth, The Empire of the City adlı
kitabında, bu konuya dikkat çekerek şöyle diyor: "Şu tartışmanın
ötesinde bir gerçektir ki, Rothschildlar, servetlerini, tarihteki
büyük çalkantılar ve büyük savaşlar sırasında, yani başkalarının
büyük paralar yitirdiği zamanlarda oluşturmuşlardır." 11
Gerçekten de, Avrupa ülkelerin içinde bulunduğu
savaşlar dolayısıyla meydana gelen ekonomik krizler ve her türlü
kargaşa ortamı en fazla Rotshchildlar'ın işine geliyordu. Rothschildlar'ın
en çok sözü edilen özelliklerinden biri de, eski Saray Yahudileri'nin
geleneğine uyarak, savaşan iki tarafı birden finanse etmeleriydi.
Napolyon Savaşları sırasında, hanedanın Paris'teki kolu James Jacob
Mayer Fransız ordularını, kardeşleri ise karşı taraftaki orduları
finanse etmişlerdi. Napolyon Savaşlarının ardından Fransa'nın ödediği
120 milyon poundluk tazminatın ödenmesinde de Rothschildlar aracılık
etmişti.12
Bu "kirli" yöntemleri kullanan Rothschildlar, yüksek faizle borç
vererek çok büyük miktarda karlar elde ettiler. Judaica'nın bildirdiğine
göre, yalnızca 1815-1828 yılları arasında Rothschild serveti 3.332.000
franktan 118.400.000 Franka çıktı. Böylece tefecilik/faiz yöntemini
kullanarak insanları sömüren Rothschild imparatorluğu doğdu.
Kullanılan bu yöntem, tam olarak Kuran'da dikkat
çekilen yöntemdi: Kuran, Yahudilerin, "ondan (faizden) nehyedildikleri
halde faiz aldıklarını ve insanların mallarını haksız yere yediklerini"
bildiriyordu. (Nisa Suresi, 161)
Yahudi Bankerler; Mesih Planı'nın Yeni Uygulayıcıları
Tüm bunların ötesinde dikkat çekici olan bir şey daha vardı: Rothschildlar'ın
elde ettikleri güç, yalnızca bir ailenin elde ettiği güç değildi.
Ailenin son derece dindar bir geleneği vardı ve elde ettikleri gücü
de bu geleneğe, yani Yahudiliğin genel çıkarlarına uygun olarak
kullanıyorlardı. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle diyor:
"Ailenin 17. yüzyıl kayıtları bazı hahamların isimlerini içermektedir.
Rothschildlar'ın yaşantılarında Yahudi kurallarına olan dikkat çekici
bağlılıkları, her nesilde bir Rothschild'ın Yahudi faaliyetlerinin
organizatörü olmasını sağlamıştır."
Zaten hanedanın kurucusu olan Mayer Amschel,
güçlü bir "ırk bilinci"ne sahipti. Bu nedenle de, Tevrat'ın "kızlarınızı
onların oğullarına vermeyeceksiniz ve oğullarınıza ve kendinize
onların kızlarını almayacaksınız" 13 hükmü gereği,
oğullarına "ırk-dışı evlilikler" yapmamalarını vasiyet etmişti.
Bu kural, hanedanın üyeleri tarafından titizlikle uygulandı. Rotschildlar,
ya başka Rothschildlar'la, ya da Warburg, Oppenheimer gibi başka
Yahudi hanedanlarla evlendiler.
Rothschildlar'ın İbrani öğretisine bu denli bağlı olmaları kuşkusuz
çok önemliydi. Çünkü İbrani öğretisi,Yahudilere diğer uluslar ve
dinler üzerine bir egemenlik vaad ediyordu. Ve, kitabın önceki bölümlerinde
de incelediğimiz gibi, Kabalacılar da bu egemenliği gerçekleştirmek
için çalışıyor, Mesih Planı uyarınca "tarihin akışını değiştirme"ye
uğraşıyorlardı. Güç istiyorlardı. Rothschild gibi "ırk bilinci"
yüksek bir ailenin böylesine dev bir ekonomik güce ulaşması ise
kuşkusuz Mesih Planı için dev bir destek anlamına geliyordu.
Rothschildlar dev Yahudi bankerlerin belki en ünlüleriydiler, ancak
tek değildiler. Onlarla aynı dönemde yani 19. yüzyılın başında yükselişe
geçmiş olan Goldschmidt, Oppenheimer gibi soydaşlarına, yüzyılın
sonlarına doğru yeni finans imparatorlukları kuran Warburg, Schiff,
Lehman, Kahn gibi yeni hanedanlar da eklenmişti. Bunların oynadıkları
role ilerleyen sayfalarda yeniden değineceğiz. Yalnız bu büyük finansörlerin
sahip oldukları "ırk bilinci"nin verdiği dayanışma ile, çok büyük
bir güce ulaştıklarını vurgulamakta yarar var. Öyle ki, 19. yüzyılın
ünlü sosyalistlerinden Bruno Bauer, "Viyana'da ancak müsamaha gören
Yahudi, sahip olduğu mali güç sayesinde bütün imparatorlukların
kaderini belirliyor. Alman devletlerinin en küçüklerinde hakları
olmayabilen Yahudi, Avrupa'nın kaderine karar veriyor" diyordu.
Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order:
Our Secret Rulers adlı kitabında, sözkonusu Yahudi bankerler arasındaki
ilişkilere de değiniyor. İlk dikkat çeken, hemen hepsi Alman kökenli
olan bu Aşkenaz hanedanların, az önce de vurguladığımız gibi birbirleriyle
de büyük bir dayanışma içinde olmaları, hatta bir tür kapalı toplum
oluşturmalarıdır. Çünkü sürekli birbirleriyle iş yapar, birbirlerini
destekler ve birbirlerinden kız alıp-verirler. Yahudi yazar Nathan
Ausubel de bu önemli bağlantıya değinerek, "Yahudiler Batı Avrupa'ya
kapitalizmin yerleşmesini, çok geniş akrabalık bağları ve pazarları
kontrolleri altında tutmaları sayesinde sağladılar" diyor.14
Böylece bu Yahudi bankerler, 20. yüzyılın başında ellerindeki ekonomik
güç ve kurdukları "ırk dayanışması" sayesinde çok büyük politik
sonuçlar elde edecek hale geldiler. Elbette dünyanın tüm büyük sermayedarları,
Yahudilerden oluşmuyordu. Ama Yahudi sermayedarların özelliği diğer
"meslektaş"larından farklı olarak politik sistemi yalnızca "daha
çok kar" etme amacına uygun olarak değil, bir de "Siyon idealini
gerçekleştirme" hedefine, ya da bir başka deyişle Mesih Planı'na
uygun olarak yönlendirmeye çalışmalarıydı.
Rothschild hanedanı, Mesih Planı'na uygun olarak
çalışan bu finansörlerin kuşkusuz en önemlisiydi. Her şeyden önce,
Rothschild hanedanı, Yahudi bankerler arasındaki hiyerarşinin en
tepesindeydi; yani Yahudi ekonomik gücünün lideriydi. Bu nedenle
de Siyasi Siyonizm akımının lideri Theodor Herzl, ilk olarak Rothschildlar'dan
destek istemeye gitmişti. Hanedan kısa süre sonra Siyasi Siyonizmin
ve Filistin'e yapılan Yahudi göçünün en önemli destekçisi haline
gelmişti. Daha sonra da Rothschildlar, İsrail'in en önemli ekonomik
dayanaklarından biri oldular. Örneğin, Rothschildlar, İsrail'in
ünlü Dimona Nükleer Santrali'ni de finanse ettiler.15
Ancak burada Rothschildlar'ın Siyasi Siyonizm projesine ve daha
sonra da İsrail Devleti'ne verdikleri desteği değil, daha başka
"icraat"larını konu edineceğiz. Çünkü Mesih Planı, önceki bölümlerde
de incelediğimiz gibi yalnızca Vaadedilmiş Topraklar'la sınırlı
kalmıyordu. Sonuçta umulan bir dünya egemenliği olduğu için, Plan,
tüm dünyayı dönüştürmeyi ve Mesih geldiğinde kesin olarak kurulması
beklenen dünya egemenliğinin altyapısını kurmayı amaçlıyordu.
Kitabın 2. bölümünde de değindiğimiz gibi bu altyapı, dini otoritenin
ve monarşilerin ortadan kaldırılması ve bu sayede doğan boşluğun
Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulu olan İttifak tarafından
doldurulması ile sağlanacaktı. 2. bölümde, bu hedeflere nasıl ulaşıldığını,
20. yüzyılın başına dek incelemiştik. Bu arada, 20. yüzyılın başında
bir yandan da Siyasi Siyonizm projesinin uygulamaya konmuş olduğunu
hatırlayalım.
Kısacası, 20 yüzyılın başında, Yahudi önde gelenleri ki artık bu
önde gelenlere ağırlıklı olarak Yahudi bankerler de dahildi için
yerine getirilmesi gereken üç büyük hedef vardı:
1- Dini otoritenin tam olarak yenilgiye uğratılması (ki artık bu
dini otorite Papa değildi, o 19. yüzyılın son çeyreğinde politik
yönden İttifak tarafından yok edilmişti. Bu dini otorite, Halife,
yani Osmanlı'ydı.)
2- Kalan monarşilerin de yok edilmesi. (İttifak'ın hiçbir zaman
çok güvenmediği ve "istikrarsız" bulduğu monarşilerden zaten üç
tane kalmıştı: Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı)
3- Vaadedilmiş Topraklar'ın, Yahudilerin, ya da şimdilik orayı
sonradan Yahudilere verecek bir gücün eline geçmesi.
Ne ilginçtir ki, I. Dünya Savaşı, tam da bu hedefleri yerine getirdi...
I. Dünya Savaşı ve Rothschild Gölgesi
Savaşla birlikte, dünyanın son imparatorlukları da yıkıldı. Avusturya-Macaristan
ve Rus İmparatorlukları dağıldı. Bir de, en önemlisi, asırlardır
Vaadedilmiş Topraklar'ı elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu
da parçalandı.
Tapınakçı geleneğin koruyucusu olan masonlarla Yahudi önde gelenleri
arasında kurulan İttifak için, savaşın bu denli uygun sonuçlar doğurması
acaba yalnızca bir raslantı mıydı? Asırlardır devam eden anti-monarşik
hesapların tam olarak gerçekleşmesi ve o dönemde Siyonist liderlerin
en büyük hedefi olan Osmanlı'nın parçalanması, yalnızca savaş şartlarının
"kendiliğinden" oluşturduğu bir sonuç muydu? Yoksa İttifak, bu sonuçları
elde etmek için savaşı yönlendirmiş miydi?
Özellikle Osmanlı'nın parçalanmasına baktığımızda, İttifak için
çıkan bu olumlu sonuçların "kendiliğinden" değil, büyük ölçüde İttifak'ın
çabalarından kaynaklandığını görebiliyoruz. Kitabın önceki sayfalarında,
4. bölümde, Osmanlı'nın parçalanmasında İttifak'ın oynadığı rolü
incelemiştik. Hıristiyan azınlıkların çıkardıkları isyanların, özellikle
de Sırp isyanının, locaların büyük
yardımı ile gerçekleştiğini hatırlatmıştık. Bunun da ötesinde,
devleti yaşatabilecek tek mümkün proje olan Pan-İslamizm hareketinin,
ulusçuluğun körüklenmesiyle baltalandığına değinmiştik. Osmanlı'nın
bir olup-bittiyle savaşa sokulması ise yıllardır süren parçalama
çabasının son fitilini de ateşlemiş oldu.
Siyonist hareketin en büyük rüyasını gerçekleştirip, Vaadedilmiş
Topraklar'ı Osmanlı yönetiminden koparan savaşta, Yahudi önde gelenlerinin
oynadığı önemli rol sanırız bir rastlantı değildi. Evet, savaşta
Yahudi önde gelenlerinin büyük bir rolü vardı, hem de çok ünlü bir
ismin, Rothschild'ın... Hanedan, 19. yüzyılda başarı ile gerçekleştirdiği
"savaş finanse etme" mesleğini iyice geliştirmiş ve koskoca bir
"dünya savaşı"nı organize edebilecek güce ulaşmıştı. Eustace Mullins,
savaşta her iki tarafı da besleyen finansörlerin oynadığı rolü şöyle
anlatıyor:
I. Dünya Savaşı yaşanırken, ABD'nin bankacılık
sistemini, Federal Reserve'in (Özerk Merkez Bankası) başkanlığını
yapan Paul Warburg yönetiyordu. Savaş Endüstrisi Kurulu'nun (War
Industries Board) başındaki Bernard Baruch, Amerikan endüstrisini
yönlendiriyordu. Eugene Mayer, Savaş Finans Kurumu'nun (War Finance
Corp.) başkanıydı. Kuhn-Loeb şirketinin ortağı Sir William Wiseman,
İngiliz ve Amerikalılar'ın istihbarat bağlantılarını kuruyordu.
Kuhn-Loeb'in diğer ortağı Lewis L. Strauss, Amerikan gıda sanayisini
elinde tutuyordu. Bu arada Paul Warburg'un kardeşi olan Max Warburg,
Alman casusluk sisteminin başındaydı. Warburglar'ın bir diğer kardeşi,
Stockholm'de Alman ticari ateşeliğini yapıyordu. Jacob Schiff'in
Almanya'daki iki kardeşi de Alman ordusunu finanse ediyordu. Bu
aslında klasik bir 'kontrollü karmaşa' örneğiydi. Rothschildlar,
perde arkasında her iki tarafı da manipüle ediyorlardı. Versay Barış
Konferansı'nda Onarım Komisyonu'nun Başkanı Bernard Baruch oldu.
Max Warburg Almanya adına onarım şartlarını kabul etti; bu arada
başta kardeşi Paul Warburg 'ın geldiği Wall Street bankacıları,
Wilson'a 'Amerikan çıkarları'nın ne olduğunu anlatıyorlardı.16
I. Dünya Savaşı 10 milyon insanın
ölümüyle sonuçlandı. Savaş, büyük güçlerin çıkar çatışması
ve sömürgeleri paylaşma kavgasıydı. Ama bunların da ötesinde
savaşta hedeflenen bir başka amaç, bir başka misyon daha vardı:
Yahudi önde gelenleriyle masonların kurduğu İttifak'ın asırlardır
peşinde koştuğu, "Yahudi diyarını kurtarma" misyonu...
|

I. Dünya Savaşı'nda çarpışan ülkelerin finansmanı, tepesinde
Rothschild hanedanın oturduğu Yahudi finans imparatorluğunca
karşılanmıştı. İttifak'ın beklentilerinin tümünü yerine getiren
savaştaki liderler de ilginçi kişilerdi. Fransız lideri Clemenceau
ile ingiliz Başbakanı Lloyd George, "biraderlik" bağı ile
birbirlerine bağlıydılar. Wilson gibi bir "Hıristiyan Siyonist"
de bu üçlünün öteki üyesiydi.
|
Mullins'in verdiği bilgilerden "Rothschildlar'ın her iki tarafı
da yönettiği" gibi bir sonuç çıkarması ilk başta anlamlı gelmeyebilir.
Ama Mullins, Rothschildlar'ın savaşan her iki tarafı da yönlendirdiğini,
alıntıda adı geçen finansörler arasındaki hiyerarşik ilişkiye dayanarak
söylüyor. Alıntıda ismi geçenlerin neredeyse hepsinin Paul Warburg,
Bernard Baruch, Max Warburg ve Jacob Schiff Yahudi oluşu, Kuhn-Loeb
şirketinin de Yahudi sermayeli olması sözkonusu ilişkinin temelini
oluşturuyor. İlişkinin hiyerarşik olması ise Yahudi finansörler
arasında asırlardır süren bir gelenek. I. Dünya Savaşı'nın geçtiği
yıllarda ise hiyerarşinin tepesinde Yahudi finans dünyasının bir
numarası olan Rothschild oturuyordu.
Bu arada, 2. bölümde de yoğun olarak incelediğimiz bir gerçeği,
yani Yahudi önde gelenlerinin politik manevralarını masonlarla kurdukları
İttifak sayesinde gerçekleştirdiklerini unutmamak gerekiyor. İttifak'ın
I. Dünya Savaşı'ndaki rolünü incelediğimizde ise oldukça anlamlı
bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Görünen, İttifak'ın bir kanadının savaşa bu tür
bir finansman gücü ile katılırken, diğer kanadın da doğrudan politik
gücü elinde tuttuğu: Savaşın galip ülkelerinin tüm liderlerinin
masonik bağlantılara sahip olması sanırız bir rastlantı değildir...
İngiliz Başbakanı Llyod George ve Fransız lideri Clemenceau birer
masondu.17 Wilson'ın ilginç bağlantılarını ise
ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz.
Zaten savaşın başlaması bile masonik bir manevra
ile olmuştu. Savaşın kıvılcımı, yani Avusturya veliahtı Arşidük
Ferdinand'a yapılan suikast, Sırp milliyetçisi Kara El örgütüne
bağlı mason bir militanın, Gavrilo Princip'in tabancasından çıkmıştı.
Princip'e "Arşıdük'ü vur" emrini veren ve onu bu iş için silahlandıran
örgüt ise Fransız Büyük Locası (Grand Orient) idi. Yaygın bir görüşe
göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de
Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen
isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan
Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı,
Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir
savaşın fitilini ateşlemekti.18
İttifak'ın yönetiminde bu denli etkin olduğu I. Dünya Savaşı'nın,
tüm monarşileri ortadan kaldırması ve daha da önemlisi Vaadedilmiş
Topraklar'ı Siyonist liderlere vermeye bir türlü yanaşmayan Osmanlı
İmparatorluğu'nu yıkması elbette bir rastlantı değildi. Masonların
asırlardır başlıca misyonu olan "Yahudi diyarını kurtarma" hedefi,
böylece yerine getirilmiş oluyordu. "Yahudi diyarı"nda bir Yahudi
Devleti kurmak içinse, II. Dünya Savaşı'nı beklemek gerekecekti...
Savaşın Ardından Gelen Yeni Düzen
I. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte yeni bir dünya düzenine
adım atılmış oluyordu. Fransız Devrimi'yle birlikte gelişen ulus-devlet
modeli, artık kesin olarak geçerlilik kazanmıştı. Hele İslam dünyası
ve Afrika, ulus-devletten de küçük parçalara ayrılarak, "cetvelle
sınır çizme" yöntemiyle ufalandı. Ulus-devlet modelinin tam olarak
yerleşmesi, politik sistemde de büyük bir değişiklik yaptı. Avrupa,
1814'de toplanan Viyana Konferansı'nın ardından politik yönden "güç
dengesi" sistemine bağlı olmuştu. Beş büyük devlet; İngiltere, Fransa,
Avusturya, Rusya ve Prusya arasındaki ittifaklarla güç dengesi korunmaya
çalışılmıştı. I. Dünya Savaşı'nın ardından, "güç dengesi" sistemi
yerine, "kollektif güvenlik" sistemine geçilecekti. Bu sistem, ülkelerin
her birinin, kendi güvenliğini sağlamak için diğer ülkelerle gücünü
dengelemeye çalışması yerine, ortak güvenlik mekanizmaları kurulmasını
öngörüyordu.
Ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması ise ilk kez savaşın hemen
ardından 1919'da toplanan Paris Barış Konferansı'nda gündeme geldi.
Burada Milletler Cemiyeti'nin kurulmasına karar verildi. Böylece
ilk kez dünya politikasını tek bir merkezden yönlendirecek bir mekanizma
kurulmuş oluyordu. Bu mekanizma kurulurken, acaba dünya politikasını
yönlendirmeye çalışan güç odakları ne durumdaydılar? Tapınakçı geleneği
sürdüren masonlarla, Mesih hesapları yapan Yahudi önde gelenleri,
bu mekanizmanın dışında kalamazlardı herhalde...
Kalmadılar da. Tam tersine, bu oluşumun başını
onlar çekiyorlardı:. Yüksek dereceli Üstad mason Pierre Mariel şöyle
diyor: "Milletler Cemiyeti masonik bir oluşumdur. İlk başkanı da
Fransız Büyük Locası'na bağlı olan Leon Bourgeois idi." 19
Ama Milletler Cemiyeti fazla güçlü ve etkili bir organizasyon değildi.
"Kollektif güvenlik" sisteminin ve tek noktadan yönlendirilen dünya
politikası tasarısının ancak fazla başarılı olmayan bir denemesi
olarak işlev gördü. Dolayısıyla dünya politikasını yönlendirmek
isteyenler, Milletler Cemiyeti'yle yetinemezdi. Bu nedenle, dönemin
"süper güç" konumundaki ülkelerini yönlendirmek için yeni mekanizmalar
üretme yoluna gittiler. Böylece Tapınakçı geleneğinden kaynaklanan
masonluk ve Yahudi önde gelenleri, ortaya çıkan bu yeni sisteme
egemen olmak için yeni örgütler oluşturmaya başladılar.
Bölümün başında da değindiğimiz gibi bu örgütler, masonluğun mistik
görünümünden ve geleneksel törenlerinden soyutlanmış ve asıl olarak
politik ve ekonomik egemenlik elde etme amacına yönelmiş örgütlerdi.
Ama-şekil olarak mistik gelenekten kopmuş olsalar da-hiçbir zaman
masonluğun asıl misyonu olan "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı)
çizgisinden ayrılmadılar. Masonluğun, 20. yüzyıldaki ortama uygun
olarak düzenlenmiş türevi olan bu örgütler, hep Yahudi önde gelenleriyle,
özellikle de finansörleriyle "ittifak" içinde olmayı sürdürdüler.
Masonluğun bu türevleri arasında, CFR ve Chatham House gibi düzene
hakim ülkelerin dış politikalarını yönlendirici kuruluşlar, Bilderberg
gibi Batı dünyasının politik ve ekonomik liderlerini ortak amaçlara
yönlendirmeye çalışan "kulüp" şeklindeki örgütler ve Trilateral
Komisyonu gibi ekonomik gelişmeleri denetleme amacını güden birlikler
yer alır. Ve ilginç olan, bu örgütlerin önceki sayfalarda sözünü
ettiğimiz "ırk bilinci" yüksek Yahudi bankerler kurdurulup finanse
edilmiş olmalarıdır. Özellikle de Rothschild hanedanı, bu örgütlerin
ardındaki bir numaralı güçtür.
Ancak Rothschildlar, bu işi açıktan açığa yapmamışlar, "taşeronlar"
kullanmışlardı. Bu nedenle de önce önemli bir Rothschild "taşeronuna",
Lord Alfred Milner'a göz atmakta yarar var.
Lord Milner; Bir 'Rothschild Ajanı'
Rothschild hanedanının, Dünya Savaşı'nın ardından oluşan yeni düzeni
kontrol etmek için oluşturduğu politik kurumlar, hanedanın önemli
bir "ajanı", bir "sağ kolu" tarafından kurulmuştur: Lord Alfred
Milner.
Milner, kariyerini Rothschild hanedanına hizmet
ederek yapmıştı. Hanedana verdiği ilk büyük hizmet, Rothschildlar'ın
Güney Afrika'daki temsilcilerine, yani Cecil Rhodes'a yardım etmek
olmuştu. Rhodes, Rothschildlar'ı temsil etmek için gerekli özelliklere
sahipti: Irk bilinci yüksek bir Yahudi olan Rhodes, aynı zamanda
üst dereceli bir masondu da.20 Güney Afrika'daki
İngiliz sömürgesinin Genel Valiliğine atanan Milner'ın Rhodes'a
yaptığı "yardım" ise ülkedeki elmas yataklarının Rothschildlar'ın
kontrolü altına geçmesini garantilemek için yapılan soykırımı organize
etmekten ibaretti. Eustace Mullins, Rothschild "ajanları"nın Güney
Afrika'daki icraatlarından şöyle söz ediyor:
Güney Afrika'da sömürgeci İngiliz yönetimine
karşı koyan 'Boer'lere (Boerler, Güney Afrika'ya İngilizlerden önce
yerleşen Hollandalılardır) yönelik savaş, Rothschild tarafından
organize edildi. 1889'da Güney Afrika'daki zengin altın ve elmas
yatakları keşfedilince, Rothschild, 400 bin İngiliz askeriyle, 30
binlik köylü birliğine ('Boer'ler) saldırılmasına karar verdi. Savaşı
başlatan, Rothschild'ın ajanı konumundaki Lord Alfred Milner idi.
Milner'a bir başka Rothschild ajanı Cecil Rhodes da yardım etti.21
İngilizler "esir almama" prensibine dayalı bir savaş yürüttüler:
Ele geçirilenler, esir alınmıyor, hemen öldürülüyorlardı. Boerler
acımasızca öldürüldü, tarlaları yakıldı. Dünya tarihinde "toplama
kampı" terimi ilk kez bu savaşta kullanıldı: Boerler'i destekledikleri
belirlenenler, çok kötü şartlardaki kamplara toplandılar. Kamplara
konan binlerce kadın ve çocuk işkenceye varan koşullardan dolayı
öldü...
Lord Milner, bu vahşeti Rothschild hanedanın yüksek çıkarları için
organize etmişti. "Ajan"ın kariyeri ise 1864'de Londra'da kurulan
Colonial Society (Koloniler Derneği) ile başlamıştı. 1868'de dernek,
Royal Colonial Institute (Kraliyet Koloniler Enstitüsü) adını aldı.
Milner'ın aktif olduğu enstitü, Barclays Bank ve Asya'daki uyuşturucu
pazarını kontrol eden Hong Kong Shanghai Bank tarafından finanse
ediliyordu. 1884'de Milner, Royal Colonial Society'i, sömürgelerle
ilgili bir başka kuruluşla, Imperial Federation League (Emperyal
Federasyon Birliği) ile birleştirdi ve böylece Royal Empire Society
(Kraliyet İmparatorluk Derneği) kurulmuş oldu. Lord Milner and the
Empire kitabının yazarı, Vladimir Halperin, Milner'ın bir sonraki
icraatını şöyle anlatıyor:
Milner ve bazı arkadaşları Round Table Group'u
kurdular. Bu örgüt, kurulduğu günden sonra ekonomik konularda büyük
etki sahibi olmuştur. Milner Round Table'ı kurmak için, Lord Astor'dan
30.000, Lord Rothschild'dan 10.000, Bedford Dükü'nden 10.000 ve
Lord Iveagh'dan 10.000 sterlin almıştı.22
Ekonomik bir lobi örgütü sayılabilecek olan Round
Table'ı kuran Milner'ın, bu iş için kullandığı 60 bin sterlinin
40 binini Yahudi finansörlerden, yani Lord Rothschild ve Lord Astor'dan
alması dikkat çekiciydi elbette. Vladimir Halper, ayrıca Milner'ın
bir başka yanını daha bildiriyor ve şöyle diyor: "Aralık 1917'de
yayınlanan Balfour Deklarasyonu'nda Milner'in büyük rolü vardır.
Şu bir gerçektir ki, Milner, deklarasyonu Balfour'la beraber yazmıştır.
Milner, zaten 1915'ten itibaren Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasına
büyük destek vermiştir." 23
Milner'a "Rothschild'ın ajanı"' denmesi boşuna değildi. Rothschild
imparatorluğunun çıkarlarını koruyan Milner, aynı zamanda Siyonizmin
İngiltere'deki en büyük destekçilerinden biriydi. Siyonizme destek
çıkan Balfour Deklarasyonu'ndaki rolü bunun bir göstergesiydi yalnızca.
Eustace Mullins, Milner-Rothschild arasındaki "Siyonist" ilişkiyi
şöyle bildiriyor:
Milner-Rothschild ilişkisi, Terence O'Brien'ın
yazdığı 'Milner' adlı biyografide şöyle anlatılır: 'Milner, Alphonse
de Rothschild'le bir iş görüşmesi için Paris'e gittiğinde, hafta
sonunu da Rothschild'ın Tring'deki villasında geçirdi. Tring'de
Rothschild'la birlikte geçirdiği uykusuz bir gecede O'Brien daha
ayrıntılı bilgi vermiyor saatlerce konuştular. Sonra Lord Rothschild,
Milner'ın da katıldığı ve Siyonizm konusu üzerine düzenlenen bir
yemekli toplantı düzenledi. Toplantıda Milner'a, Kral Faysal'la
konuşması için Arabistanlı Lawrence tercümanlık ediyordu.24
 |
Rothschildlar'ın kurduğu dev finans imparatorluğu, hanedanının
"ajanları" aracılığıyla farklı ülkelerde temsil ediyordu.
Güney Afrika'daki temsilci ise, ırk bilinci yüksek bir Yahudi
ve üst dereceli bir mason olan Cecil Rhodes idi (yanda). Rhodes,
Rotshchild's Bank'den aldığı büyük destek sayesinde Güney
Afrika'daki dünyanın en zengin elmas madenlerini 1887'de ele
geçirdi. Bölgeye o denli hakim oldu ki, kendi adına bir devlet
bile kurdu: Rodezya!...
Yandaki karikatür, Rhodes'un kara kıta üzerindeki egemenliğinin
boyutlarını yansıtıyor. Bölgeyi ele geçirmek için uyguladığı
soykırımda Rhodes'e en büyük yardımı ise bir başka "Rothscild
ajanı", Güney Afrika'daki İngiliz Genel Valisi Lord Alfred
Milner yapmıştı.
|
 |
Kısacası Milner, Rothschild'la çok yakın ilişkiler içinde olan
ve Siyonizme büyük destek veren bir kişiydi. Ama bu destek, yalnızca
Rothschild İmparatorluğunun çıkarları için Güney Afrika'da yapılan
soykırımla, ya da Siyonizme resmi İngiliz desteği olan Balfour Deklarasyonu
ile sınırlı kalmayacaktı. Milner, asıl büyük icraatını, Chatham
House olarak da bilinen Royal Institute of International Affairs'ı
kurmakla yapacaktı.
İlk 'Think-Tank'ler: Chatham House ve CFR
I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından toplanan Paris Barış Konferansı,
çok önemli gelişmelere sahne oldu. 30 Mayıs 1919'da Paris Barış
Konferansı'na katılan delegeler, Paris'te Hotel Majestic'te uluslararası
bir grup kurmak amacıyla toplandılar; böylece uluslararası ilişkilerde
hükümetlerine tavsiyede bulunacaklardı. Bu toplantıda oluşturulan
organizasyona Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler
Enstitüsü) adı verildi.
5 Haziran 1919'daki bir toplantıda ise bunun tek bir organizasyon
değil, birbiriyle yardımlaşan ayrı kuruluşlar olarak düzenlenmesine
karar verildi. Sonuçta merkezi New York'ta olan ve Amerikan dış
politikasıyla ilgilenecek
olan Council on Foreign Relations (CFR) kuruldu. Londra'da da Royal
Institute of International Affairs (RIIA) oluşturuldu. Bu, aynı
zamanda Chatham House olarak da biliniyordu ve görevi İngiliz hükümetinin
dış politikasını belirlemekti. Yan kuruluşu olan The Institute of
Pacific Relations (Pasifik İlişkiler Enstitüsü) sadece Uzakdoğu
ilişkilerini düzenlemek için kurulmuştu. Enstitünün benzerleri Paris
ve Hamburg'ta da oluşturuldu. Hamburg kolu Institut für Auswartige
Politik, Paris kolu da Centre d'Etudes de Politiques Etrangeres
olarak biliniyordu.
Kısacası, bir anda, Batı'nın büyük güçlerinin dış politikalarını
yönlendirecek yeni kurumlar oluşturulmuştu. Ve dikkat edilmesi gereken,
dünyanın lider ülkelerinin dış politikalarını yönlendirmek amacını
güden bu kuruluşların kimler tarafından kurulduğu ve finanse edildiğiydi.
Kuruluşların başını çeken kişi, bir Rothschild'ın "ajanı" ve Balfour
Deklarasyonu'nun ikinci yazarı olan kahramanımızdı: Lord Alfred
Milner! Örgütleri Milner aracılığıyla organize eden asıl güç ise
elbette Lord Rothschild idi. Eustace Mullins şöyle yazıyor:
Milner'ın kurmuş olduğu Round Table, Paris Barış Konferansı'nda
İngiltere ve Amerika'nın ekonomik ve dış politikasında bir numaralı
belirleyici faktör durumuna gelecek olan Royal Institute of International
Affairs (RIIA) ve Council on Foreign Relations'a (CFR) dönüştü...
Aslında Paris Barış Konferansı'na hakim olan Lord Rothschild, yeni
bir düzenin kuruluşunun bu örgütlerden geçtiğini düşünmüş ve bu
örgütleri kurmanın hayatının en önemli başarısı olacağına karar
verilmişti. Zaten RIIA'nın ve CFR'nin kurucuları çoğunlukla Rothschild'ın
'adamları'ydı: CFR'nin fahri başkanı Elihu Root, Kuhn, Loeb Co'den
Rothschild'a bağlıydı. Ayrıca Alexander Hempill ve Otto Kahn gibi
Rothschild şirketlerinde çalışan kişiler yer alıyordu kurucular
listesinde.
RIIA kurucuları arasındaki Rothschild'ın 'adamları'
bunlardan ibaret değildi. Rothschild'ın Güney Afrika temsilcileri
de listede yer alıyordu: British South Africa Co. Müdürü Otto Beit,
Cape kolonisinin yöneticisi Percy Alport Molteno, Transvaal madenlerinin
sahibi ve Boer savaşında Milner'la birlikte çalışmış olan Sir Abe
Bailey, daha sonra Başkan Eisenhower'ın politik danışmanı olacak
olan John W. Wheeler-Bennett, Sir Julien Cahn ve Transvaal madenlerinin
kolonyal sekreteri Lionel Curtis. RIIA'nın diğer kurucuları arasında
da, Astor ailesinden dört kişi vardı: Viscount Astor, Hon. F. D.
L. Astor, M. L. Astor ve H. J. J. Astor...25
RIIA Konseyi'nin başında bulunan Yahudi Astor ailesinin büyükbabası
John Jacop Astor, ise 1816'dan itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi
(East India Company) ile uyuşturucu ticaretine giren ilk Amerikalı'ydı.
(Doğu Hindistan Şirketi için bkz. 1.
bölüm)
Görüldüğü gibi RIIA'nın ve CFR'nin ardında başta Rothschild olmak
üzere Yahudi finansörler vardı. Bu örgütlerin oluşumunda en büyük
rolü oynayan Rothschild'ın o yıllarda Siyasi Siyonizm hareketinin
de en önemli destekçisi olduğunu düşünürsek, RIIA ve CFR'yi de bu
hareketin asıl hedefine, yani Mesih Planı'na uygun olarak tasarladığını
görmek pek zor olmaz sanırız.
Rothschild hanedanı, İngiliz dış politikasını yönlendiren kuruluş
olan RIIA'yı finanse ve kontrol etmeye devam etti. Mullins şöyle
diyor:
RIIA'nın 1936'daki 400.000 dolarlık bütçesi şu
şirketlerce oluşturulmuştu: N. M. Rothschild Sono, British South
Africa Co, Bank of England, Reuter News Agency (Haber Ajansı), Prodential
Insurance Co, Sun Insurance office Ltd. ve Vickers-Armstrong Ltd;
tümü Rothschild şirketleri olarak biliniyordu. Diğer destekçiler
ise J.Henry Schroder Co, Lazard Freres, Morgan Grenfell, E. Mangers
Ltd ve E. D. Sassoon Co'ydi.26
Amerikan dış politikasını yönlendirmek için kurulmuş olan CFR ise
Rothschild'ın Amerika'daki uzantıları, yani Yahudi bankerlerce finanse
ve kontrol edilecekti. Paris Barış Konferansı'nın ardından kurulan
iki kuruluşun asıl önemli olanını, yani CFR'yi birazdan ayrıntılı
olarak inceleyeceğiz ama önce ötekine, Chatham House'a kısaca değinelim.
Chatham House, Kürt Devleti ve Uyuşturucu
Ticareti...
Chatham House, ya da uzun adıyla Royal Institute
of International Affairs, bugün de İngiltere dış politikasında büyük
bir etkiye sahip olmasına rağmen Türkiye'de pek bilinmiyor. Ama
her ne kadar Başbakan Tansu Çiller'in danışmanlarından birisi, bu
bilgisizliğin bir sonucu olarak Chatham House'ın adını duyunca "whose
house is that?" (kimin eviymiş o ev?) demişse de, Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel Chatham House'ın öneminin farkındadır. O nedenledir
ki, Cumhurbaşkanı "bir Kürt Devleti olgusu geliyor, hazırlıklı olmak
lazım..." dedikten sonra, "... Bayan Mitterand ve Lord Awebury,
İngilizlerin think-tank kuruluşu olan Chatham House'da açıkça Kürt
Devleti'ni savundular. Bunun belgeleri var. İngiltere Dışişleri
Bakanı Hurd'e söyledim. Dışarda başka, kendi aralarında başka konuşuyorlar.
Irak'ta bir Kürt Devleti olayı geliyor. Buna hazır olmalıyız, bu
konuda her ihtimali göz önünde bulundurmalıyız" şeklinde bir açıklama
yapmıştı.27
Evet, Chatham House, kurulduğundan bu yana, İngiltere dış politikasında
büyük bir etkiye sahiptir. Ünlü İngiliz politikacılarının büyük
kısmı Chatham House'a üyedir. Kuruluşun 1934 yılı üye listesi; Başbakan
Sir Austin Chamberlain, Dışişleri Bakanı Harold MacMillan, Maliye
Bakanı Lord Privy Seal, Northumberland Dükü Lord Eustace Percy gibi
önemli isimleri içermektedir. 1942 yılı üye listesinde ise; Reuters
Başkanı Sir Roderick Jones, G. M. Gatheren-Hardy, North British
Borneo Şirketi Başkanı ve Paris Konferansı'nda İngiliz maliye temsilcisi
olan Sir Andrew McFadyen, Lazard Bros. adlı Yahudi şirketinin yöneticisi
Lord Brand, Dışişleri eski Bakanı Lord Derby, Amerika eski büyükelçisi
Phyllis Lanhorne, Bank of England'ın başkanı George Gibson, Hambros
Bank'ın sahibi John Hambro ve Lord Cromer gibi isimler yer alır.
Eustace Mullins'in bildirdiğine göre, RIIA bu yıllarda da Rothschild
hanedanı tarafından finanse edilmektedir. Rothschildlar, Sir Abe
Bailey ve Bir Alfred Beit kanalıyla, kuruluşa yılda en az 100 bin
dolar aktarmaktadır. Mullins, ilerleyen yıllarda, Rockefellerlar'ın
da örgütün finansmanına büyük katkıda bulunduğunu yazıyor.
Chatham House, gücünü daha sonraki yıllarda da, günümüze kadar
korumuştur. Örgüte, Arnold Toynbee gibi isimlerden, Bosna-Hersek'te
sözde "arabuluculuk" yapan ve Sırp taraftarı tutumuyla tanınan Lord
Carrington ve Lord Owen'a kadar pek çok önemli kişi üye olmuştur.
Örgütün önemli "faaliyet"lerinden biri de uyuşturucu
ticaretiyle olan bağlantısıdır. Amerika'da Executive Intelligence
Review (EIR) adlı grubun yayınladığı ve tüm dünyadaki uyuşturucu
trafiğini konu edinen Dope Inc. (Uyuşturucu Şirketi) adlı kitapta,
Chatham House'ın uyuşturucu ağındaki önemli rolü uzun uzun anlatılıyor.
Kitapta, Chatham House'ın Uzak Doğulu afyon lordları ile kurduğu
bağlantılar detaylı olarak inceleniyor. Örgütün, uyuşturucu bağlantısı
bilinen Hong Kong ve Shanghai bankalarıyla ve ünlü uyuşturucu şebekesi
Jardine Matheson'la ortaklaşa gerçekleştirdiği afyon satışları konu
ediliyor.28 Buna göre, Chatham House, Uzak Doğu
ile ilgili kolu olan Institute for Pacific Relations (IPR) kanalıyla,
uyuşturucu alım-satımı yapar ve kuruluşun yöneticileri bu yolla
büyük karlar elde ederler. Kitapta, Amerikan Senatosu tarafından
konuyla ilgili olarak yapılan bir araştırmanın sonucunun da Chatham
House-uyuşturucu ticaretini ortaya koyduğu şöyle not ediliyor:
Institute for Pacific Relations'la (IPR) ilgili
olarak yapılan Senato soruşturması, RIIA'nın (Chatham House) dolaylı
yollardan uyuşturucu ağı ile ilişki içinde olduğunu ortaya koymuştu.
Daha sonra toplanan McCarran Komitesi de, IPR Genel Sekreteri William
Holland'ın uyuşturucu bağlantısını ortaya çıkardı. Holland'a, 1946'da
IPR'nin başına geçmeden önce, Çin'de uyuşturucu mafyası ile ilişkiler
kurmuştu. Bunun ardından Holland Royal Institute yönetimi tarafından
IPR'nin başına getirildi ve uyuşturucu mafyasıyla bağlantı için
kuryelik yapmaya başladı.29
Chatham House'la ilgili bu bilgilerin ardından, "asıl konu"ya,
yani CFR'ye geçebiliriz...
Amerika'nın Dış Müdahale Geleneği
Amerikan dış politikasında büyük etkisi olduğu hemen herkesçe kabul
edilen CFR'den söz etmeden önce, Amerika'nın dış müdahale geleneğinden
söz etmekte yarar var. Bugün pek çok kişi için Amerika'nın dış ülkelere
müdahale etmesi normal ve olağan bir şeydir. Çünkü Amerika, Amerika'dır;
süper güçtür, ulusal çıkarları dünyanın her köşesine uzanır, kimilerine
göre de "dünya polisi"dir.
Ama Amerika ilk bölümde de değindiğimiz gibi, bir zamanlar böylesi
bir dış müdahale geleneğine sahip değildi. 19. yüzyılın sonlarına
dek, Amerikalılar'ın kendileri de dünyayı egemenlikleri altına alma
gibi bir "hak"ka sahip olduklarına (!) inanmıyorlardı. Amerika'nın
"dünyayı düzenleme" gibi bir "misyon"a sahip olduğu fikri ise güçlü
bir biçimde ilk kez 1800'lü yılların ortalarından sonra belirmeye
başladı. Dış müdahale fikrine etik temel oluşturan en önemli unsur
ise kitabın ilk bölümünde de değindiğimiz, Manifest Destiny olarak
bilinen teoriydi. Teori, Amerika'nın dünya üzerinde "Mesihi bir
misyon" sahibi olduğunu ve yayılmayı "hak" ettiğini iddia ediyordu.
Eski Ahit ayetlerini dayanak alan teorinin en güçlü savunucusu ise,
ilk bölümde incelediğimiz gibi, Püriten kökenli bir aileden gelen
mason Senatör Albert J. Beveridge idi. (Bkz. 1.
bölüm)
Amerikalı yazar John B. Judis, Amerikan dış politikasındaki
farklı ekolleri değerlendirirken, Püriten geleneğin etkisine dikkat
çekiyor. Judis'e göre, Başkan Bush'un Amerika'nın "tarihte özel
bir yere ve misyona" sahip olduğu şeklindeki sözleri bile, Amerika'yı
bir "Yeni İsrail" olarak kurmayı hedefleyen Püritenlerin geleneğinden
esinlenmişti. Yazara göre, ilk Amerikalılar (Püritenler), Yeni Dünya'yı
"Yeni İsrail" bakış açısıyla kurmuşlar ve daha sonra da tüm Eski
Dünya'yı kendi örneklerine uygun bir biçimde dönüştürmeyi hedeflemişlerdi.30
Judis'in yazdığına göre. 19. yüzyılda Amerika'da dış politika konusunda
iki farklı ekol oluştu. Bu iki ekolden ilki, sonradan Başkan olan
Theodor Roosevelt ve Albert Beveridge ile Henry Cabot Lodge adlı
iki senatör tarafından savunuluyordu. Bu üçlünün ısrarla savundukları
düşünce, Amerika'nın dış ülkelere yayılmasının şart olduğu düşüncesi,
yani emperyalizmdi. Buna karşılık anti-emperyalist düşünceyi savunan,
yani Amerika'nın da kendi halinde normal bir devlet olması gerektiğini
savunan ikinci ekolün en belirgin iki savunucusu ise, William Jennings
Bryan ve sonradan Başkan olan Grover Cleveland idi. Yazara göre,
Roosevelt, Beveridge ve Lodge tarafından savunulan yayılmacı görüş
açıkça Püriten gelenekten kaynaklanıyordu.
Buna biz de bir kaç bilgi ekleyelim: Emperyalist
ideolojiyi, yani Püriten-Yahudi geleneğini savunan üçlünün bir başka
özelliği de mason olmalarıydı. Beveridge'in masonluğuna 1. bölümde
değinmiştik. Diğer iki isim, yani Başkan Roosevelt ve Senatör Lodge
10.000 Famous Freemasons adlı kitapta bildirildiğine göre masondular.
Buna karşılık, anti-emperyalist kanadın iki ünlü savunucusu da mason
değildi; masonik kaynaklarda Bryan'ın ismi geçmiyor, Başkan Cleveland'ın
mason olmadığı ise özellikle vurgulanıyor (Amerikan Başkanlarında
nadir rastlanan bir özellik olduğu için herhalde.) 31
Yalnızca bu tablo bile, Amerika'nın yayılmacı bir çizgiyi benimsemesinde,
Püriten-Yahudi geleneğinin ve bu geleneğin örgütlü temsilcisi olan
masonluğun büyük rol oynadığının işaretidir. Judis de, makalesinin
devamında, Püriten (Evanjelik) geleneğin, Amerika'nın I. ve II.
Dünya Savaşları'na girmesinde ve Soğuk Savaş'ı başlatmasında önemli
rol oynadığını vurgulamaktadır. Kısacası, ilerleyen sayfalarda da
başka örneklerle göreceğimiz gibi, Amerikan emperyalizmini doğuran
güç, Püriten geleneği ve son tahlilde bu geleneğin asıl içeriğini
oluşturan Yahudilik'tir.
|

Amerikan savaş gemisi Maine'in batışını hiçbir delil olmamasına
karşın İspanyol komplosuna bağlayarak İspanyol-Amerikan savaşını
kışkırtan New York Journal'ın 17 Şubat 1898 tarihli sayısı.
Gazete, oluşturduğu "toplumsal histeri" ile, Amerikan emperyalizminin
ilk adımı olan İspanya savaşını ateşlemişti.
|
Nitekim Amerika'yı emperyalist yapmak için uğraşanların
başında, çok ilginçtir, hep Yahudiler geldi. Amerika'yı emperyalist
yapabilmek için topluma yönelik olarak yürütülen medya propagandası
da en başta Yahudilerin eliyle yürütüldü. Amerikalı revizyonist
tarihçi Mark Weber, bir makalesinde 1989 yılındaki Amerikan-İspanyol
savaşını kışkırtan medya devlerine dikkat çekiyor. Savaş, Amerika'nın
ilk denizaşırı savaşıydı ve sonucunda da Küba, Filipinler ve Puerto
Riko birer Amerikan kolonisi haline geldiler. Amerikan emperyalizmini
başlatan savaşın tetiği ise, Amerikan donanmasına bağlı Maine adlı
geminin 15 Şubat 1898 günü bir patlama sonucu batmasıydı. Maine'in
kim tarafından batırıldığı belli değildi ama iki büyük New York
gazetesi 17 Şubat tarihli sayılarında suçluyu ilan ettiler; İspanya.
Mark Weber, ortada hiçbir delil olmamasına karşın bu iki gazetenin
son derece provokatif biçimde İspanya'yı suçladığını ve bunun da
tüm ülkede savaş için gerekli atmosferi anında oluşturduğunu yazıyor.32
Nitekim bu medya desteğini arkasına alan Başkan McKinley 10.000
Famous Freemasons'ta bildirildiğine göre o da bir masondu 11 Nisan'da
Kongre'ye savaş açmak için teklif götürdü. 25 Nisan'da ise Kongre
İspanya'ya savaş ilan etti.
Savaş çığırtkanlığı yapan sözkonusu iki gazete,
günlük satışları toplam 800 bini aşan New York World ve New York
Journal adlı medya devleriydi. Bu gazetelerin sahipleri ise Joseph
Pulitzer ve William Randolph Hearst adlı iki medya patronuydu. Judaica,
Joseph Pulitzer'i "Amerika'nın en etkili Yahudi yayıncılarından
biri" olarak tanımlıyor.33 Hearst ise belki Yahudi
değildi ama Pulitzer'in ortağıydı; Morning Journal gibi bazı gazeteleri
birlikte satın almışlardı.
Mark Weber, benzer medya provokasyonlarının Amerika'nın I. ve II.
Dünya savaşlarına, Vietnam Savaşı'na ve hatta 1991'deki Körfez Savaşı'na
girmesi için de uygulandığını söylüyor. Weber bu provokasyonları
yapanların etnik kökenine dikkat etmemiş ama ilerleyen sayfalarda
Amerika'yı neredeyse zorla emperyalist yapanların neredeyse tamamen
Yahudilerden oluştuğunu birlikte inceleyeceğiz. (Körfez Savaşı'nın
kışkırtılması için bkz. 9. bölüm)
Başkan Wilson'ın Akıl Babaları ve CFR'nin
Kuruluşu
20. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika'daki pek çok entellektüel,
yayılmacı politikayı benimsemişti. Ancak Amerikalıların bir bölümü,
Püriten-Yahudi geleneğinden kaynaklanan yayılmacı politikaya karşı
çıkıyor ve Amerika'nın da dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkeleri
gibi asıl olarak kendi sorunlarıyla uğraşması gerektiğini, başka
toplumların içişlerine karışmak gibi bir "misyon" ya da hak sahibi
olmadığını söylüyorlardı. Bu görüşü savunanlar "isolationist" (izolasyoncu),
Amerikan yayılmacılığını savunanlar ise "internationalist" (uluslararasıcı)
olarak tanımlandı. "İzolasyoncu"larla, "uluslararasıcı"lar arasında
onyıllarca süren tartışma, 1917 yılında ikinci grubun zaferiyle
sonuçlandı. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen doğduğu tarih
olarak da kabul edilebilir. O yıl, Başkan Woodrow Wilson, her ne
kadar seçim öncesinde Amerika'yı savaşa sokmayacağını vaad etmiş
olsa da, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girmesi gerektiği ile ilgili
olarak Kongre'ye çok önemli bir mesaj yolladı. Ve o tarihten sonra
da Amerikan yayılmacılığı ülke dış politikasının asıl amacı haline
geldi.
Bugün Amerika'da izolasyoncu görüşü savunmaya devam edenlerin çoğu,
Wilson'ı, Amerika'yı normal bir devlet olmaktan çıkarıp, "dünyanın
başına bela" haline getiren adam olarak görürler. Sözkonusu izolasyoncu
entellektüellerin arasında birisi, Dan Smoot ise konuya daha farklı
bir yaklaşım getirerek, Wilson'ın bu kararı kendi başına almadığını
ve onun da "arkasında" birileri olduğunu yazar. Smoot'un, CFR'yi
konu edinen The Invisible Government (Görünmeyen Hükümet) adlı kitabında
yazdığına göre, Amerika'yı savaş sokan ve de kesin olarak yayılmacı
yapan bu güç, CFR'dir.
Smoot, CFR'nin Wilson politikaları üzerindeki
büyük etkisinden sözederken, Wilson'un özel danışmanı Albay Edward
Mendell House üzerinde çokça durur. Çünkü rütbesinden çok daha büyük
bir güce sahip olan House, CFR'nin önde gelen kurucularından birisidir
ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Smoot, Wilson'ın
ve House'un anılarından bu gerçeğin açıkça belli olduğunu anlatıyor
ve şöyle diyor: "House, Wilson'ın çoğu iç ve özellikle de dış politikalarını
üretti, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol oynadı ve Wilson'ın
Dışişleri Bakanlığını büyük bir ustalıkla yönetti." 34
House'un Başkan üzerindeki olağanüstü etkisi, Britannica'nın İngilizce
baskısında da şöyle vurgulanıyor.
House, kabinede herhangi bir görev almayı reddetmesine rağmen,
Wilson'un 'sessiz partneri' konumuna geldi. Kabine ve Kongre üyeleri
üzerindeki kişisel etkisi, Wilson'ın politikalarını denetlemesini
sağladı. Özellikle dış politika konularında çok etkiliydi ve yakın
ilişkiler kurduğu Avrupalı liderle birlikte Amerikan dış politikasını
koordine etme şansı buldu.
|

Wilson başbakanlık için seçilmeye
çalışırken, ABD'yi savaşa sokmayacağını vaad etmişti. Ancak
yaptığı bunun tam tersi oldu. Amerika'yı hem savaşa, hem de
20. Yüzyılın akışını belirleyecek olan yayılmacı/emperyalist
çizgiye soktu. Ancak bu kararı kendi başına almamıştı. Onu,
Amerika'yı yayılmacı hale getirmesi için zorlayan "birileri"
vardı. CFR'nin kuruluşunu da finanse eden bu "birileri", "ırk
bilinci" yüksek Yahudi bankerlerden başkası değildi. Bu bankerler,
Amerika'nın açılmasını, "yayılmasını", dünya politikasına
egemen olmasını istiyorlardı. Haksız da sayılmazlardı; bu
ülke zaten bu iş için tasarlanmamış mıydı?
|
Böyle bir tablo karşısında, doğal olarak, "House'un
gücü nereden geliyordu?" diye sormak gerekiyor. Bu noktada, House'ın
çok yakın ilişki içinde olduğu bazı New York bankerlerini adlarını
öğreniyoruz. Smoot, Albay House'un; Paul ve Felix Warburg, Otto
H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman
gibi büyük finansörlerle yakın ilişki içinde olduğunu, hatta bir
anlamda onların Washington'daki temsilciliklerini yaptığını söylüyor.35
House'un büyük gücü de arkasındaki bu sermaye desteğine dayanıyor.
House'un bu "banker bağlantısı" başka kaynaklarda da vurgulanıyor.
Örneğin, Amerikalı yazar George Sylvester, 1932 yılında yazdığı
ve House-Wilson ilişkini konu alan The Strangest Friendship in History;
Woodrow Wilson and Col. House (Tarihteki En İlginç Dostluk: Wilson
ve House) adlı kitabında şöyle diyor: "Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller
gibi dev finansörler, House'a çok güveniyorlardı. House, bu finansörler
ile Beyaz Saray arasındaki aracıydı."
İşte bu noktada çok ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü, The
Invisible Government'ın yazarı Dan Smoot ya da başka yazarlar bu
isimler arasındaki ortak noktaya pek değinmiyorlar ama bu büyük
bankerlerin çok önemli bir ortak özelliği var: İstisnasız hepsi
Yahudi! (yalnızca Rockefeller'ın özel bir durumu var; biraz sonra
inceleyeceğiz). Encyclopaedia Judaica, sözkonusu bankerlerle ilgili
önemli bazı bilgiler veriyor:
Paul Warburg; Hamburg doğumlu bir Alman Yahudisi,
sonradan ABD'ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasına giriyor. Yahudi
bankerlerin geleneksel tavrına uygun olarak, bir başka Yahudi banker
ailenin kızıyla, Kuhn, Loeb şirketinin sahibi Solomon Loeb'in kızı
Nina Loeb ile evleniyor. Serveti gittikçe büyüyor. "Bilinçli" bir
Yahudi; sayısız Yahudi örgütüne finansal destek sağlıyor.36
Paul Warburg, ayrıca bir de "bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak;
tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır"
şeklindeki ünlü sözüyle de tanınıyor.
Felix Warburg ise en az kardeşi Paul kadar "bilinçli".
O da "ırk-içi" evlilik yaparak, Jacob Schiff'in kızı Frieda ile
evleniyor. Pek çok Yahudi örgütüne destek veriyor. Filistin'e yapılan
Yahudi göçünü ve Siyonist hareketi destekliyor. Filistin'deki Yahudi
göçmenlere ve Kudüs İbrani Üniversitesine büyük destek veriyor.
Siyonist lider ve ilk İsrail devlet başkanı Chaim Weizmann ile işbirliği
içinde.37
Jacob Schiff, belki de sözkonusu Yahudi bankerler
içinde en önemlisi. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan
geliyor. Babası Moses, Rothschildlar'ın ortağı. Diğerleri gibi o
da "ırk-içi" evlilik yapıyor ve Solomon Loeb'in diğer kızıyla evleniyor.
Antisemit politikaları nedeniyle düşman olduğu Çar'ın devrilmesi
için elinden geleni yapıyor; 1904-1905 Rusya-Japonya savaşında Japonlara
200 milyon dolar veriyor. Rus Yahudilerini silah ve para yönünden
desteklerken, Kerensky hükümetine yardım ediyor. (Ayrıca Schiff'in
Bolşeviklere de büyük yardım yaptığı da biliniyor.) "Yahudi olan
hiçbir şey kalbime yabancı değildir" sözüyle tanınıyor. Tüm dünyadaki
Yahudi organizasyonlarına para yardımı yapıyor. Talmud ve Tevrat
eğitimini finanse ediyor. Amerikan başkanlarına Yahudiler lehinde
hareket etmeleri için lobi yapıyor. Özellikle de 1917 yılından sonra,
Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması çabasının güçlü destekçileri
arasına giriyor. Mortimer Schiff ise onun kardeşi ve her zaman ağabeyinin
yolunu izliyor.38
Herbert H. Lehman; Amerikalı Yahudi banker, politikacı
ve devlet adamı. Lehman Brothers şirketi ile kısa sürede büyük servet
elde ediyor. Sayısız Yahudi organizasyonunu finansal yönden destekliyor.
Daha sonraki dönemde "Roosevelt'in sağ kolu" oluyor. İsrail'in kuruluşuna
destek veriyor; Filistin'e Yahudi göçünü destekliyor. Dış politikada
"internationalist" (yayılmacı) görüşü savunuyor ve İsrail Devleti'ne
yapılan Amerikan desteğinin başlıca organizatörlerinden oluyor.39
Otto Kahn ise Almanya kökenli Yahudi Kahn ailesinin
Amerika'daki temsilcisi, büyük bir banker. O da "içerden" evleniyor;
Yahudi Kuhn, Loeb şirketinin ortaklarından Abraham Wolff'un kızıyla
nikahlanıyor. Otuz yaşındayken ABD'nin en önde gelen bir-iki bankeri
arasına giriyor. Pek çok Yahudi organizasyonunu finanse ediyor.40
Henry Morgenthau: Morgenthaular, Alman kökenli
bir Yahudi ailesi. Henry Morgenthau, Yahudi ailenin Amerika'daki
diplomat ve finansör üyesi. 1912-1916 yılları arasında Osmanlı'da
Amerikan Büyükelçiliği yapıyor. (Morgenthau, bu yıllardan sonra,
sözde Ermeni Soykırımı'nı konu edinen ve Osmanlı'yı soykırım uygulamakla
suçlayan bir kitap da yazıyor.) Morgenthau da bilinçli bir Yahudi;
Wilson tarafından Polonya Yahudilerinin durumunu incelemekle görevli
komisyonun başına atanıyor. Uluslararası Siyonist örgüt B'nai B'rith'in
yönetim kurulunda çalışıyor.41
Kısacası, Başkan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay
House, sözkonusu Yahudi bankerlerin, ya da "Yahudi önde gelenleri"nin
adamıydı. Dolayısıyla House'ın Wilson'a yaptığı telkinlerin, gerçekte
bu Yahudi liderlerin amaçları doğrultusunda olduğunu anlamak pek
zor değildir. Bir başka deyişle, Wilson'ın gerçek akılhocaları,
devrin önde gelen Yahudileridir. Wilson'ın da böyle bir ilişkiye
uygun bir düşünce yapısına sahip olduğunu, Püriten geleneğini izleyen
bir Protestan olarak Yahudilere olağanüstü bir sempati beslediğini
ve "ben, bir Protestan papazın oğlu olarak, Vaadedilmiş Topraklar'ın
oranın gerçek sahiplerine verilmesine destek olmalıyım" dediğini
1. bölümde incelemiştik.
Dan Smoot, House'un Wilson'a yaptığı telkinlerden söz ederken,
onu "Amerika'nın tüm dünya üzerinde 'demokrasi'yi korumak gibi kutsal
misyonu olduğuna" ikna ettiğini yazıyor. House'un telkinleri, Amerika'nın
resmi olarak 121 yıldır süren "izolasyoncu" geleneğinin kesin bir
sona erişi ve Amerikan yayılmacılığının resmen onaylanmasıyla sonuçlanmıştı.
Wilson'ın Almanya'ya karşı savaşa girmesindeki en büyük etken ise,
yine Albay House'du; Yahudi önde gelenlerinin Washington'daki adamı...
House'ın ilginç bir başka icraatı ise, Başkan
Wilson'a bir yandan da Siyonizm lehinde lobi yapmasıydı. Yahudi
yazar Joshua B. Stein, o yıllarda İngiltere'de Siyonizmin en önemli
savunucularından olan Josiah Wedgwood'un, Başkan Wilson'la görüşerek,
ona uzun uzun Siyonizmin önemi ve bu işi için gereken Amerikan desteği
konusunda telkinde bulunduğunu bildiriyor.42 Wedgwood'u
Başkan'la tanıştıran ve görüşmeleri ayarlayan kişi ise kahramanımız
Edward House!... House'un bir başka ilginç ilişkisi ise Siyonizme
resmi İngiliz desteği anlamına gelen Balfour Deklarasyonu'nu yazan
kişiyle, yani bir Hıristiyan Siyonist olan Lord Balfour'la çok yakın
bir dostluk kurmuş olmasıydı.

Wilson'ın Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girdiğini duyuran
açıklaması, Creel Komisyonu'nun beyin yıkayıcı propagandası
sayesinde büyük sevinç gösterilerine neden olmuştu. Ancak
Püriten gelenekteki Tevrat ruhuna dayadırılan veYahudi önde
gelenlerinin öncülük ettiği bu yayılmacılık politikası,
ne "sokaktaki" Amerikalılar ne de dünyanın geri kalan bölümü
için iyi sonuçlar doğurmayacaktı...
|
House'un
Yahudi patronlarına verdiği hizmetler Siyonizme destek olmakla sınırlı
değildi... Asıl büyük icraat CFR'nin kuruluşu olacaktı. Wilson,
House'un "tavsiye"si üzerine, Eylül 1916'da çeşitli entellektüellerden
oluşan bir komite, bir tür "think-tank" oluşturdu. Smoot, komitenin
en önemli isimleri olarak şu dört kişiyi sayıyor: Walter Lippmann,
Allen Dulles, John Foster Dulles ve Christian A. Herter.43
Sonraki yıllarda çok daha ünlü hale gelecek bu isimlere baktığımızda
ise yine oldukça ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü bu isimlerin
dördü de CFR'nin "Yahudi bağlantısı"na ve masonik yapısına uygun
kişiler. Walter Lippmann ırk bilinci yüksek bir Yahudi; İsrail lobisinin
her zaman önde gelen isimlerinden olan çok etkili ve ünlü bir köşe
yazarı. Allen Dulles, sonradan CIA başkanlığı yapan kıdemli ve ünlü
bir mason.44 Gelecekte Eisenhower'ın Dışişleri
Bakanı olacak olan John Foster Dulles da onun kardeşi. Amerikan
Büyükelçiliği, Massachusetts valiliği, Kongre üyeliği ve Dışişleri
bakan yardımcılığı gibi çok sayıda görev alan Christian A. Herter
ise 33. dereceden mason.45
İşte CFR'nin ve Chatham House'un kurulmasına karar verildiği Paris
Hotel Majestic'teki ünlü toplantıya katılan Amerikalılar, bu gibi
özelliklere sahip kişilerdi. İngiliz kanadının da, yine Yahudi önde
gelenlerinin, özellikle de Rothschild'ın "adamı" olan Lord Alfred
Milner tarafından oluşturulan bir grup olduğuna az önce değinmiştik.
Karşımıza çıkan tablo, Amerikan ve İngiliz politikalarını yönlendirmek
için kurulmuş olan örgütlerin, çok belirgin bir biçimde Yahudi önde
gelenleri ve masonlar tarafından oluşturulmuş olduğudur.
CFR'nin Totaliter Toplum Yaratma Hedefi
"Totaliter bir devlet için sopa
neyse, demokrasi için de propaganda
odur" - Noam Chomsky
CFR, adı üstünde, "Dış İlişkiler Konseyi"dir, yani amacı Amerikan
dış politikasını yönlendirmektir. Ancak bir ülkenin, hem de Amerika
gibi bir ülkenin dış politikasını yönlendirmek, yalnızca karar mekanizmalarını
ele geçirerek tam anlamıyla başarılamaz. Çünkü Amerika ve diğer
Batılı ülkeler "demokratik" ülkelerdir ve devlet aygıtının kararları
halkın düşüncesinden büyük ölçüde etkilenir. Dolayısıyla, dış politika
konusunda radikal bir karar verebilmek için, halkın desteğine ihtiyaç
vardır. Halk destek (yani en başta oy) vermezse, yönetici elitler
istedikleri politikaları uygulayamazlar. Buna karşılık, yöneticilerin
halka rağmen istedikleri kararı verdikleri sistemlere totaliter
sistemler denir.
Ancak Amerika'da kurulu olan sistem, gerçekte, üstteki paragrafta
özetlediğimiz şekilde "demokratik" olarak işlememektedir. Amerikan
sisteminin en ünlü eleştirmenlerinden Noam Chomsky, ülkesinde yürürlükte
olan sistemin bildiğimiz demokrasi tanımından çok farklı bir "demokrasi"
olduğunu anlatıyor. Chomsky'nin dediğine göre, sözkonusu sistem,
gerçekte gizli ve görünmez bir totaliterizmdir. Çünkü sistem, arkasına
halkın rızasını alarak işlemektedir, ancak bu "rıza"yı toplumsal
beyin yıkama araçları yoluyla kendisi oluşturmaktadır.
Chomsky, Türkçe'ye Medya Denetimi adı altında çevrilen kitabında,
Amerika'daki bu görünmez totaliterizmin buna "demokratik totaliterizm"
de denebilir nasıl işlediğine ilişkin çarpıcı örnekler verir. Bu
örnekler gösterir ki, Amerika'yı yönetenler, bir konuda karar verdiklerinde,
örneğin bir dış müdahale istediklerinde, medyanın karşı konulmaz
büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda hazırlamaktadırlar. Amerika'nın
saldırmak istediği hedef (Saddam, Noriega, İslami gruplar, Sandinistalar
vs.) önce halkın gözünde birer "şeytan"a dönüştürülür. Bunu yapabilmek
için medya aracılığıyla görünür propagandalar ya da bazen görünmez
psikolojik bilinçaltı telkinleri yapılır. Sonuçta halka, yabancı
bir ülkeyi işgal edip insanlarını öldüren Amerikan askerlerini alkışlamaktan
başka bir görev kalmaz.
Bu yöntemin bir uygulamasına önceki sayfalarda 1898 yılında Amerikan
Maine gemisinin batmasının ardından New York World ve New York Journal
gazetelerinin yaptığı savaş çığırtkanlığı ile değinmiştik. Chomsky,
"rıza oluşturma" olarak adlandırdığı bu yöntemin en önemli örneğinin
ise Wilson döneminde yaşandığını söylüyor. "İlk modern hükümet propaganda
operasyonu" olarak adlandırdığı bu örnek, Amerikan halkını, ülkeyi
I. Dünya Savaşı'na sokmak için ikna etmek olarak özetlenebilir.
Chomsky, yapılanı şöyle anlatıyor:
Halk aşırı derecede Pasifistti ve bir Avrupa savaşına girmek için
hiçbir neden görmüyordu... Creel Komisyonu adıyla bir hükümet propaganda
komisyonu kurdular. Bu komisyon altı ay içinde pasifist bir halkı,
Alman olan herşeyi yok etmek, Almanları lime lime etmek, savaşa
girmek ve dünyayı kurtarmak isteyen, isterik, savaş çığırtkanı bir
halka dönüştürmeyi başardı.
Yani Amerika'nın I. Dünya Savaşına girmesi, totaliter bir devlet
yönlendirmesi ile gerçekleşmişti. İşte bu noktada, durup düşünmek
gerekiyor. Çünkü, hatırlarsak, az önce Amerika'yı savaşa sokan asıl
gücün CFR olduğuna değinmiştik. Yahudi finansörlerin politik kurumu
olan CFR, Albay House aracılığıyla kontrol altına aldığı Başkan
Wilson'a ülkeyi savaşa sokma telkinini vermiş ve başarılı da olmuştu.
Bu durumda, Wilson'ın emriyle "savaş çığırtkanlığı" yapmak üzere
kurulan Creel Komisyonu'nun asıl olarak CFR'nin ardındaki Yahudi
finansörler tarafından oluşturulduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim
Chomsky de, Creel Komisyonu ve onu izleyen beyin yıkama aygıtlarının
"iş çevreleri" tarafından örgütlendiğine dikkat çekmektedir. (Hatırlayalım,
1898'deki savaş çığırtkanlığı da Yahudi medyası tarafından yapılmıştı.)
Bu da bizlere, CFR'nin, medya denetimli bir "demokratik totaliter"
toplum yaratma projesinin ilk ve asıl uygulayıcısı olduğunu gösterir.
Amacı ABD dış politikasını yönlendirmek olan Konsey'in, halkı yönlendirmeyi
ihmal etmesi zaten büyük bir hata olurdu.

Walter Lippmann, CFR'nin önemli kurucularından ve İsrail lobisinin
sadık elemanlarından biriydi. Bir başka özelliği de, medyanın
beyin yıkayıcı propagandası yoluyla denetim altında tutulan
"demokratik totaliter" toplum projesinin ilk kuramcılarından
olmasıydı.
|
CFR'nin totaliter bir sistem hedeflediğinin açık
delilleri, Konsey'in üyelerinin düşüncelerinden çok açık bir biçimde
gözlemlenebilir. Bu noktada özellikle Walter Lippmann'ın ve onun
"totaliter toplum" teorilerinin üzerinde durmakta yarar var. Az
önce CFR'nin kilit isimlerinden biri olduğunu belirttiğimiz Lippmann'ın
oldukça ilginç düşünceleri var çünkü. Noam Chomsky, Lippmann'ın
Amerika'da 20. yüzyılın başlarında uygulamaya konan "medya aracılığıyla
sosyal kontrol sağlama" yönteminin en başka gelen savunucusu olduğuna
dikkat çekiyor. Chomsky'nin "Amerikan gazetecilerinin en kıdemlisi"
olarak tanımladığı Lippmann, yine onun ifadesiyle "rızanın üretilmesi,
yani yeni propaganda teknikleri ile halkın istemediği şeyleri onaylamasını
sağlama" teorisini geliştirmişti.46 Lippmann,
devletin yönetiminin yalnızca ve yalnızca "akıllı ve sorumluluk
sahibi özel bir grup" tarafından yürütülmesi gerektiğini, halkın
kesinlikle karar verme mekanizmasından uzak tutulmasını savunmuştu.
Halk Lippmann'a göre "şaşkın sürü"ydü. Bu "şaşkın sürü"nün işlevi
yönetime katılmak değil, yalnızca seyirci olmaktı. Chomsky, Lippmann'ın
bu totaliter düşüncelerinin aynı zamanda Leninist teoriye de büyük
paralellik gösterdiğini vurguluyor.
Bu noktada daha da ilginç bazı düşünceleri ise, CFR'nin "babası"nda,
Edward M. House'da bulabiliyoruz. House, 1912'de yazdığı Philip
Dru, Administrator adlı romanında açıkça sosyalist/totaliter bir
sistemi idealize etmişti. Kitap o dönemde Amerikan elitleri arasında
çok ünlendi ve Wilson ile Roosevelt'e ilham kaynağı oldu. House,
toplumun ve özellikle de ekonominin "ehliyetli" kişilerce denetlendiği
totaliter bir düzen çizmişti. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins,
The Secrets of the Federal Reserve adlı kitabında bu kitaptan alıntılar
yapar ve House'un çizdiği sistemin klasik Marksist-Leninist sistemden
farkı olmadığını ayrıntılı olarak anlatır. Kitapta en çok üzerinde
durulan konulardan biri de, (birazdan değineceğimiz) Federal Reserve
sisteminin kurulmasıdır. Nitekim öyle olur, ertesi yıl Federal Reserve
hayata geçer.
House'un kitabı ve Lippmann'ın teorileri önemliydi; Düzen'in, "özgürlük,
eşitlik, kardeşlik" gibi süslü sloganların ardında gizli ve rafine
bir totaliterizm istediğini ortaya koyuyordu.
Zaten en tehlikeli ve en güçlü totaliterizm, kaba, çıplak totaliterizm
değildir; görünmeyen, hissedilmeyen totaliterizmdir. Kaba bir totaliterizme
karşı çıkmak mümkündür, ancak hissedilmeyenine karşı ne yapılabilir?...
Böyle bir düzenin tasviri, İngiliz yazar Aldous Huxley tarafından
Brave New World (Cesur Yeni Dünya) adlı ünlü kurgu-romanda yapılmıştı.
Huxley, 1932 yılında yayınlanan romanında gelecekte tüm dünyaya
egemen olacak totaliter bir yönetimi, bir Dünya Devleti'ni anlatıyordu.
Dünya Devleti totaliterdi ama topluma karşı kaba kuvvet kullanmıyordu.
Kaba kuvvet gibi ilkel totaliterizm yöntemlerine gerek yoktu çünkü;
insanlar, düzen tarafından itaat etmeye programlanıyorlardı. Huxley,
kitabının 1946 yılında yayınlanan önsözünde bu konuya daha da dikkat
çekmiş ve "etkin bir baskı düzeninde kitlelerin zor kullanmadan
yönlendirilip denetim altında tutulacağını, çünkü insanların köleliği
sever duruma geleceklerini" yazmıştı. Brave New World'de bu "gönüllü
itaat'in sağlanması için kullanılan bazı önemli yöntemler de vardı:
Öncelikle tarih tamamen yok edilmişti. Tarihle ilgili tüm bilgiler
ortadan kaldırılmıştı ve Dünya Devleti'ni yöneten bir iki üst düzey
yöneticiden başka kimse tarihi bilmiyordu. Bu durumda, insanlar,
dünyada var olmuş tek toplum modelinin içinde bulundukları toplum
olduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden de içinde yaşadıkları düzeni başka
düzenlerle kıyaslama imkanına sahip değillerdi. Gerçek özgürlük
bilinmediği için, yaşanan köleliğin farkına varılamıyordu.
Brave New World'de itaati sağlamak için kullanılan bir başka yöntem
de, toplumun düşünmemesini sağlamaktı. Bunun için de iki çare bulunmuştu:
Serbest ve sınırsız cinsellik ve "soma" adı verilen bir tür keyif
verici, uyuşturucu madde. İnsanlar günün belli vakitlerinde Dünya
Devleti'nin istediği biçimde çalışıyorlar, kalan zamanlarını ise
cinsel ilişki ve soma ile geçiriyorlardı. Bir de Dünya Devleti'nin
resmi ideolojisini zihinlere enjekte etmek için kullanılan "duyu-film"
denen bir tür sinema vardı. Bu Yeni Dünya'nın insanları, Dünya Devleti
serbest cinselliğin temeli olan "herkes herkese aittir" prensibini
koruduğu ve kendilerine "soma" dağıttığı sürece, mutlu olduklarını
sanıyor ve düzene itaatte kusur etmiyorlardı. Romanın bir yerinde,
Dünya Devleti'nin bir "denetçisi", toplum için şöyle diyordu:
Yedi buçuk saat hafif, yorucu olmayan iş. Sonra herkesin soma payı,
oyunlar, sınırsız ölçüde çiftleşme, duyu-filmleri. Daha ne isteyebilirler
ki?... Bugün dünya istikrarlı. İnsanlar mutlu; istediklerine sahip
olabiliyorlar, sahip olamayacaklarını ise hiç istemiyorlar... Öyle
koşullandırılmışlardır ki, bugünkü davranış biçimlerinden başka
türlü davranmaları ellerinde değildir. Bu arada ters giden bir şey
varsa o zaman da soma var.
Kuşkusuz Huxley'in tüm bu tasvirleri yalnızca birer kurguydu, ancak
gizli totaliter bir devletin nasıl işleyeceği hakkında mantıklı
bir model öne sürmüştü. Modele göre, gizli bir totaliterizm uygulayan
Dünya Devleti üç yöntem kullanıyordu: Tarihi değiştirmek, serbest
cinsellik yoluyla ahlakı yok etmek ve insanlara beyin yıkayıcı,
uyuşturucu zevkler sunmak. İtaat, böylece kendiliğinden oluşuyordu.
Bugün, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş
olan İttifak'ın nasıl bir model uyguladığına baktığımızda bu üç
yöntemi bir arada görmek mümkündür. Tarih sürekli olarak değiştirilmekte
ve gerçek tarih yok edilmektedir. Ahlak ve din yok edilmektedir.
Ve insanlara, aklı öldürücü, düşünmekten uzaklaştırıcı milyonlarca
zevk sunulmaktadır. İttifak'ın bir aygıtı olan CFR'nin totaliterizm
hevesi, her geçen gün daha da gerçeğe dönüşmektedir.
1 Stanislav Andreski.
Max Weber on Capitalism, Bureaucracy and Religion, Londra: George
Allen & Unwin, 1983, s. 129.
2 Encyclopaedia Judaica, vol. 5, s. 1009.
3 Encyclopaedia Judaica, vol. 5, s. 1008.
4 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers,
2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 7.
5 Ibid., s. 9.
6 Ibid.
7 Encyclopaedia Judaica, vol. 4, s. 174.
8 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers,
2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 9.
9 Ibid.
10 Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism,
7.b., Cleveland: The World Publishing Company, Eylül 1962, s. 25.
11 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 8.
12 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 337.
13 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 337.
14 Eli Barnavi, A Historical Atlas of The Jewish
People, London: Hutchinson, 1992, s. 164.
15 Seymour M. Hersh, Samson'un Tercihi: İsrail,
Amerika ve Bomba, Çev. Belma Aksun, İstanbul: Beyan Yayınları, 1992.
16 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 20.
17 Malachi Martin, The Keys of This Blood: The
Struggle for World Dominion Between Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev,
and the Capitalist West, New York: Simon & Schuster, 1990, s.
544.
18 Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret
History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b.,
London: Rider, 1989, s. 117.
19 Jacques Bordiot, Le Gouvernement Invisible,
Paris: Avalon, 1976, s. 97.
20 James Dewar, The Unlocked Secret: Freemasonry
Examined, London: Corgi Books, 1990, s. 150.
21 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 21.
22 Ibid., ss. 21-22.
23 Ibid., s. 22.
24 Ibid., s. 23.
25 Ibid., ss. 50-51.
26 Ibid., s. 52.
27 Hürriyet, 25 Ocak 94.
28 Executive Intelligence Review, Dope, Inc.: The
Book That Drove Henry Kissinger Crazy, Washington: Executive Intelligence
Review, 1992, ss. 234-248.
29 Ibid., s. 246.
30 John B. Judis, "The Old and New Orders: Evangelical
and Realist Strains in American Policy", The American Enterprise,
Temmuz 1992.
31 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons
Vol. 1, Richmond: Macoy Publishing & Masonic Supply Co., 1957,
s. 225.
32 Mark Weber, "America Becomes an Imperial Power,
1898", The Journal of Historical Review, Temmuz/ Ağustos 1993.
33 Encyclopaedia Judaica, vol. 13, s. 1382.
34 Dan Smoot, The Invisible Government, Belmont:
The Americanist Library, 1965, s. 2.
35 Ibid.
36 Encyclopaedia Judaica, vol. 16, ss. 281-282.
37 Encyclopaedia Judaica, vol. 16, ss. 282-283.
38 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 960-962.
39 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, ss. 1577-1579.
40 Encyclopaedia Judaica, vol. 10, ss. 691.
41 Encyclopaedia Judaica, vol. 12, ss. 320.
42 Joshua B. Stein, Our Great Solicitor: Josiah
C. Wedgwood and the Jews, New Jersey: Associated University Press,
1992, s. 29.
43 Dan Smoot, The Invisible Government, s. 3.
44 Gonzales Mata, Les Vrais Maitres du Monde, Paris:
Bernard Grasset, 1979, s. 19.
45 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons
Vol. 2, s. 223.
46 Noam Chomsky, Medya Denetimi: Immediast Bildirgesi,
Çev. Şen Süer, 1.b., İstanbul: Tüm Zamanlar Yayıncılık, Ekim 1993,
s. 32.
|