|
OSMANLI SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ VE JÖN TÜRKLER
Herzl, Filistin'e dönüş projesinin kesin şartı olan Kutsal Topraklar'ı
Osmanlı'dan kurtarma planının, "ikna" yoluyla gerçekleşmeyeceğini
anlamıştı. Bu durumda Kutsal Topraklar'ı Osmanlı'dan daha başka
yöntemlerle almak gerekiyordu. İmparatorluğun parçalanması, ya da
en azından Ortadoğu'dan çekilmesi bu noktada kaçınılmaz bir şart
olarak belirdi.
Herzl ve diğer yandaşları bu durumda ne yapabilirlerdi? Öncelikle,
kuşkusuz Abdülhamid'in tasviyesi gerekiyordu. Çünkü, Kutsal Topraklar'ı
Siyonistlere vermeyen oydu. Abdülhamid, Kutsal Topraklar'ın İslam
toprağı olduğuna kuşku duymuyordu. Osmanlı'yı bir İslam Devleti
olarak sürdürmeye de kararlıydı. Osmanlı Sultanı, herşeyden önce
"ilkesel" nedenlerle Kutsal Topraklar'ın Siyonistlere bırakılmasına
karşıydı.
Ama eğer bu tür ilkelere sahip olmayan ve devleti bir "İslam birliği"
temeli üzerine dayandırmaya çalışmayan bir kadro iktidara geçerse,
durum elbette değişirdi. Filistin'i İslam toprağı olarak değerlendirmeyen
bu tür bir kadro, bazı pragmatik nedenlerle, bu toprağı Siyonistlere
vermeye razı edilebilirdi. Hatta bu tür bir kadro, pan-İslamizm
düşüncesinden uzak olduğu için, tüm Ortadoğu'yu kaybetmeye Abdülhamid'den
çok daha kolay sürüklenebilirdi.
Herzl, işbirliği yapabileceği böyle bir kadro
buldu. Abdülhamid tarafından terslenmesinin ardından günlüğüne şöyle
yazıyordu: "Halen bir tek plan aklıma geliyor. Sultan'a karşı bir
kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türkler'le
temas kurmalı." 29
Hezl'in aklına gelen kısa sürede uygulamaya kondu. Yahudi önde
gelenleri, Jön Türkler'le çok ama çok yakın ilişkiler kurdular.
Jön Türkler'in Yahudilerle olan ilişkileri üzerine hem Türk, hem
de yabancı, özellikle de İngiliz kaynaklarında çok yazılıp-çizilmiştir.
Son derece açık olan bağlantı, esas olarak rengini, Jön Türkler"in
merkez olarak Selanik'i seçmelerinde belli eder. Burada çok sayıda
Yahudi önde geleni Jön Türkler'e katılmış ya da destek vermiştir.
Kendisi de bir Jön Türk olan Yahudi tarihçi Avram Galante'nin yazdığına
göre, çok sayıda Selanikli Yahudi ki şehir nüfusunun yarısından
çoğunu onlar oluşturmaktadırlar Jön Türkler'e büyük destek vermişlerdir:
Rafael Benuziyar, Selanik'te eczacıydı. Eczanesi
Jön Türklerin buluşma yeri idi. Bundan başka İdare-i Hamidiyece
şüphe altında bulunan Jön Türklerin haberleşmesi Benuziyar vasıtasıyla
gelir, giderdi. 22 Temmuz 1908 senesi akşamı, yani Meşrutiyetin
ilan edileceği günün öncesi, Selanik duvarlarına bildiri yapıştıranlardan
ve bunları evlere dağıtanlardan biri olmuştur. Aşer ve Avram Salem
Kardeşler, Fransa'ya kaçarak Jön Türk hareketine destek vermeye
devam etmişlerdir. Leon Gatezno da Fransa'da Jön Türkler lehine
büyük faaliyetler yapmıştır. Selanik manifatura tüccarlarından olan
Tiamo, Selanik'teki Jön Türk grubuna büyük hizmetlerde bulunmuş
ve servetini Jön Türklerin emrine vermiştir.30
Yahudiler'in Jön Türkler'e verdiği destek, bir
başka Yahudi tarihçi Isaiah Friedman tarafından da vurgulanır. Friedman,
Joseph Naor, Haham Jacob Meir, Nissim Russo, Nissim Mazliyah gibi
isimlerin önemine dikkat çeker. Özellikle de ünlü bir ismi, Emmanuel
Karasso'yu vurgular. Friedman, sözkonusu kişilerin işlevini şöyle
açıklar: "Karasso, Mazliyah ve Russo'nun görevi Türk politikacıları
Siyonizmden çekinmenin gereksiz olduğuna inandırmak, bunları davalarına
kazandırmaktır... Bunlar kısa sürede amaçlarına ulaştılar. Ahmet
Rıza, Enver ve Talat'ı kazandılar." 31
Jön Türkler'in Yahudilerle olan ilişkisi, daha pek çok kaynakta
ayrıntılı olarak incelenmiştir.
Jön Türk hareketinin Siyonistlerle bu denli içli-dışlı
olmasının yanında bir özelliği daha vardır. Hareket, mason localarıyla
da içiçedir. Hareketin Selanik'te kurulu olan Macedonia Risorta
ve Veritas localarıyla yakın ilişki içinde, hatta neredeyse "özdeş"
olduğu bilinen bir gerçektir. Türk masonlarının "Büyük Üstad"larından
Kemalettin Apak, "Selanik'teki Macedonia Risorta ve Veritas locasının
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gelişmesinde ve Meşrutiyet'in ilanının
temin edilmesinde de mühim rolleri olmuştur. İttihat ve Terakki
Cemiyeti, bu localardan büyük bir kuvvet almıştır" diye not ediyor.32
Aynı konuya tarihçi Prof. Tarık Zafer Tunaya da işaret eder:
Masonluk, Osmanlı toplum koşulları içinde kendiliğinden oluşmadığı
için, tamamen ithal malıdır. Kurucuları yabancı tebaadan (levanten)
kişilerdir. Locaların büyük kısmında tek Türk ve Müslüman üye yoktur,
tümüne yakın çoğunluğu yabancı dilde çalışmışlardır. Bu durum 1900
yılından itibaren değişmeye başlayacaktır. Masonluk tarihine göz
gezdirilince, büyük ihtilal ve devrim hareketleri önderlerinden
çoğunun Mason oldukları saptanabilir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk 'hürriyetçi ve
meşrutiyetçi' akımların kalkış noktasında Mason örgütünün bulunduğunu
söylemek tarihsel gerçeklere aykırı düşmez. Tanzimat Ricalinin (devlet
adamlarının) çoğu Masondur. (Fuat Ali Paşalar, Mustafa Reşit Paşa)
Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyet seçkinleri de siyasal eğilimlerini
Loca'larda geliştirmişlerdir. (Mithat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal,
Ali Suavi, Şinasi, İbrahim Hakkı Paşa, Sadullah Paşa, 5. Murat,
kardeşleri Şehzade Nurettin ve Kemalettin Efendiler, (mabeyinci)
Bestekar Ali Haydar Bey, Ali Şefkati Bey ile aynı locaya üyedir.)
33
İlginç olan önce Jön Türkler'le, daha sonra da İttihat ve Terakki
ile içli-dışlı olan locaların, asıl olarak Yahudilerin egemenliğinde
olmasıdır. Türk masonlarının "büyük üstad"larından Rıfat İnsel,
konuyu şöyle açıklar:
Veritas Locası'nın resmi kuruluşu 17 Eylül 1904'te
kutlandı. Kurucu üyelerden, Üstad-ı Muhterem Yitzhak Vita Modyano,
1. Nazır Yitzhak Rabeno de Botton, 2. Nazır Yakob M.Mosseri, hatip
David Josef Kohen, katip Pol Yitzhak Modyano ve geri kalanlarının
tümü, Selanik'in Musevi cemaatine mensuptu. Bunda şaşılacak bir
şey yoktur. 20. yüzyılın başlarında Selanik nüfusunun yarısından
fazlasının Musevi olduğu bilinen bir gerçektir. Museviler sadece
çoğunluk olmaktan başka, maddi durumlarının parlaklığı, öğrenim
düzeylerinin yüksekliği ve Batı'dan gelen pozitivist düşüncelere
ileri derecede açık oluşları ile temayüz ediyorlardı. Böyle bir
ortamın mason atölyelerinin yerleşmesi için çok elverişli olacağı
kuşkusuzdur.34
Abdülhamid'in Tahttan İndirilişi
Tüm bunlar, Osmanlı içindeki önde gelen ve Siyonist harekete destek
veren Yahudilerin, aynen Herzl'in planladığı gibi Abdülhamid'i tahttan
indirme yolunda Jön Türkler'le işbirliği içine girdiklerini açıkça
gösteriyor. Dönemin şartlarının, Siyonistlerle Jön Türkler arasında
bir tür doğal ittifak oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Bu doğal ittifakın çeşitli dayanakları vardı.
Herşeyden önce, her iki taraf da Abdülhamid'in tahttan indirilmesini
olmazsa olmaz şart olarak görüyordu. Büyük maddi imkanlara sahip
Siyonistlerle güçlü bir organizasyona sahip olan Jön Türklerin birleşmesi,
etkili bir güç oluşturmuştu. Jön Türkler'in, Selanikli Yahudilerin
aracılığıyla, Viyana, Budapeşte ve Berlin, Paris ve Londra'daki
sermayedarlarla bağlantı kurdukları ve finansman sağladıkları da
bilinmektedir.35
Siyonistler, Jön Türkler'i ideolojik yönden de olumlu buluyorlardı.
Çünkü Rıfat İnsel'in vurguladığı gibi, Batı'nın "pozitivist" öğretileri
üzerine kurulu olan localarda yetişen Jön Türkler, hiçbir İslami
kimlik taşımıyorlardı. Dolayısıyla, iktidara geldiklerinde bir İslam
Birliği değil, "ulus-devlet" kurmaya yönelik davranacakları belliydi.
Böylesi bir iktidardan Kutsal Topraklar için taviz istemek ise zor
olmayacaktı. Ayrıca Jön Türkler'in bu seküler (din-dışı) yapısı,
yalnızca Kutsal Topraklar'ın alınması açısından değil, Yahudi önde
gelenlerinin tercih ettikleri devlet ve toplum modeline uygun olması
yönünden de onay almıştı.
Bu ortam içinde Abdülhamid'e karşı gelişen muhalefet, asıl büyük
icraatını 31 Mart Ayaklanması ile gerçekleştirdi. Sözde ayaklanmayı
bastırmak için Makedonya'dan İstanbul'a gelen Hareket Ordusu, isyanı
bahane ederek Abdülhamid'i tahtından indirdi. Böylece doğal ittifakın
önündeki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu. Abdülhamid'i
tahtında indiren Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket'in kişiliği
ise "doğal ittifak"ın rolünü yansıtması açısından ilgi çekiciydi.
Çetin Yetkin, Türkiye'nin Devlet Yaşamında Yahudiler adlı kitabında,
Mahmut Şevket'in geçmişindeki ilginç bir bağlantıyı not ediyor:
... Bağdat Valisi olduğu sıralarda Mithat Paşa'nın,
öksüz kalınca sahip çıkıp ilk eğitimini bir Yahudi okulunda (Alliance
Universal Israelit=Evrensel Yahudi Birliği) yaptırttığı Mahmut Şevket,
yıllar sonra Mahmut Şevket Paşa olarak Hareket Ordusunun başında
İstanbul'a girecek ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde en
önemli rollerden birini oynayacaktır ki, Galante bunu, Mithat Paşa'nın
öcünün alınması olarak değerlendiriyor.36
Abdülhamid'in tahttan indirilişindeki "Yahudi faktörünü" gösteren
daha da ilginç işaretler vardır. Padişaha tahttan indirildiğini
haber vermeye giden dört kişilik heyetin içinde, Selanik localarında
Jön Türkler'e destek veren Yahudilerin başında gelen Emmanuel Karasso
da vardır:
Sultan'a durumu bildirmeye gelen heyet dört kişiden oluşuyordu.
Esat Toptani, Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi ve Emmanuel Karasso'ydu.
Abdülhamid en çok bu heyet içersinde Emmanuel Karasso'nun yer almasına
üzülmüştü. Sürgüne gönderildiği Selanik'te muhafızlığıyla görevli
yüzbaşıya bu durumla ilgili olarak şunları söylemişti.
'Bana en çok dokunan, bu Mason taslağı Yahudi'nin
hal kararını tebliğ edişi olmuştur. Yıldıza gelen mebuslar heyetinde
Emmanuel Karasso'yu hiç unutamıyorum. Bu suretle makam-ı hilafet'e
hakaret edilmiştir. Yahudilerin, Hazreti Peygamber zamanından beri
Sadr-ı İslam'a ve Makam-ı Hilafet'e karşı duydukları kin ve nefret
cümlenin malumudur. Ben Osmanlı tahtında iken Siyonistlik davası
için bir gün huzuruma Beynelmilel Yahudi Teşkilatının kurucusu Theodor
Herzl ile hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı'nda kabul
etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için bir
yurt dileğinde idiler. Bunun için de Kudüs'ü gösteriyorlardı. Hatta
o Theodor Herzl, Zat-ı Haşmetpenahileri'ne arz ederim ki Kudüs için
her kaç milyon altın tensip buyursanız, derhal takdime amadeyiz,
demişti... Makam-ı Saltanatımız'a bu iki Yahudi rüşvet teklifi cesaretinde
bulunmuşlardı. Terkedin burayı, vatan parayla satılmaz! diye bağırmıştım.
İşte bundan sonra Yahudiler, bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik'te
çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır'.37
Halife'nin tahttan indirilişinin ardından iktidarı ele alan İttihatçılar,
kısa süre içinde kendilerinden beklenen ilk icraatı yerine getirdiler
ve Abdülhamid'in koyduğu Filistin'e Yahudi göçü yasağını kaldırdılar:
Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle İttihatçılar
faaliyetlerini sürdürmede büyük bir rahatlığa kavuştular. İlk iş
olarak Abdülhamid döneminde Siyonist faaliyetlere getirilen kısıtlamalar
kaldırıldı. Meclis'ten geçirilen kanun veya kararnamelerle Siyonistlerin
Filistin'deki faaliyetlerine büyük kolaylıklar getirildi. Hükümet
yetkilileri Yahudilerin Filistin'deki yerleşimlerinden memnunluk
duyduklarını belirtiyorlardı... Beyrut valisi Mayıs ortalarında
İstanbul'a geldiğinde Dr. Jacobson'un (Yahudi liderlerden ve Le
Jeun Turc gazetesinin finansörü) bir akşam yemeği davetini kabul
etmiş ve yemekte Filistin'e Musevi iskanının tamamiyle lehinde olduğunu
kaydetmişti.38
Bir süre sonra Araplar'dan gelen yoğun tepki sonucunda İttihatçılar
bu kararlarından dönmek zorunda kaldılar. Ama zaten çoktan iş işten
geçmiş ve Halife'nin indirilişi ile birlikte İmparatorluk hızla
dağılma sürecine girmişti. Çünkü Osmanlı'yı bir İslam Birliği halinde
ayakta tutabilmenin son fırsatı da yok edilmiş oluyordu. Localarda
Batı'nın pozitivizmi ve ulusçuluk öğretisi ile "aydınlanmış" olan
ve artık İttihat ve Terakki çatısı altında toplanan Jön Türk kadroları
iktidarı ele geçirmişlerdi. Böyle bir ideolojinin savunuculuğunu
yapanların, devleti oluşturan Müslüman halkları ki Müslüman olmayanlar
zaten bağımsızlıklarını kazanmışlardı bir arada tutması ise elbette
mümkün değildi. Çöküş kaçınılmazdı. İttihatçılar'ın Yahudi göçüne
izin verip vermemesinin de anlamı kalmamıştı; çünkü artık İmparatorluğun
ancak üç beş yıllık ömrü kalmıştı. İttihatçılar'ın ilk başta Siyonistler
lehine aldıkları, sonra da Arap tepkisi nedeniyle iptal ettikleri
karar, asıl olarak, iki taraf arasındaki bağlantıyı göstermesi bakımından
önemlidir.
Osmanlı'nın Çöküşünün İdeolojik Temelleri
Osmanlı'nın çöküşünde ulusçuluğun oynadığı rolü inceleyenlerin
bazıları, imparatorluğun çökeceğinin kesin olarak anlaşılmasından
sonra, ulusçuluğun tek yol olarak görüldüğünü, ilk ayrılanların
Araplar olduğunu ve imparatorluğun ardından "ulus-devlet" kurulmasından
başka çare bulunmadığı tezini işlerler. Ayrıca, ulusçuluğun zaten
modern çağın vazgeçilmez ideolojisi olduğunu hatırlatır ve bu ideolojiye
sarılmanın devlet olmanın biricik şartı haline geldiğini söylerler.
Oysa, tüm bunlar, ulusçuluk ideolojisinin İslam dünyasına Batı
tarafından sokulduğu ve İmparatorluğun büyük ölçüde bu yüzden yıkıldığı
gerçeğini değiştirmemektedir. Önce Türklerin mi yoksa Arapların
mı bu ideolojiye kapıldığı ayrıca tartışılabilir. Ama hangi taraf
önce davranıp, diğerini yüz üstü bırakmış olursa olsun, bu durum,
önemli ölçüde Batı etkisinde gerçekleşmiştir. İnkar edenlerin, iman
edenler arasında "cahiliyenin 'öfkeli soy
koruyuculuğunu kılıp-kışkırttıkları"nı (Fetih Suresi, 26)
bildiren Kuran'ın hükmü, Osmanlı'nın çöküşü için de geçerlidir.
Napolyon'un 19. yüzyılın hemen başındaki Mısır seferine dek, Osmanlı'nın
Müslüman halkları tam bir bütünlük ve huzur içinde yaşıyordu. Bu
tarihten sonra Fransız Devrimi'nin etkisiyle esmeye başlayan ulusçuluk
rüzgarları, önce Balkanlar'daki hıristiyan azınlıkları etkiledi.
İlginç olan, azınlık isyanlarının, özellikle de Sırp isyanının localar
tarafından desteklenmesi, hatta organize edilmesiydi. Bu, bizlere,
ulusçuluğu kullanarak Osmanlı'yı parçalamak isteyen Batılı güç odaklarının
başında mason örgütlenmesinin geldiğini gösterir. Osmanlı toplumuna
ilk ulusçu fikirleri aşılayan Napolyon'un Mısır seferinin gerçek
amaçlarından birinin "Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak" olması
da anlamlıdır. (Bkz 3. bölüm)
Mason örgütlenmesi, Arapların Osmanlı'ya karşı isyan etmesinde
de Balkanlar'da oynadığı misyonu aynen yerine getirmiştir. Emekli
Büyükelçi İsmail Berduk Olgaçay, 20. yüzyıl başında bazı Arap şeyhlerinin
mason localarına alındıklarını, hatta "üstad"lık derecelerine ulaştıklarını
ve Arap ayaklanmalarında da önemli rol oynadıklarına dikkat çeker.
Olgaçay, H. U. F. Winstone'un yazdıklarını kaynak göstererek şöyle
der:
... Bu konulara (masonluk ve Osmanlı'nın yıkılışı)
yaklaşım genellikle yüzeysel kalıyor, fazla derine gidilmiyor. Oysa
Winstone, biraz da olsa yüzeyin altına iniyor. Bazı Türk, İngiliz,
Arap masonların adlarını, bazılarının o zamana kadar bilinmeyen
eylemlerini anlatıyor. Bu açıklamalardan, İngiliz Mason Örgütü açısından,
Türkiye'nin, Mezopotamya ve Hindistan'ı da kapsayan Doğu Bölgesi
içinde yer aldığı anlaşılıyor Dışişleri Bakanlıklarının ya da Haberalma
Örgütlerinin bölge ve iş taksimatı gibi bir şey. Doğu Bölgesinin
başında 1873'ten 1898'e kadar Stephan Soucouladi adında bir zat
var...
Masonların bölgede yeni birimler kurarak gittikçe genişledikleri
anlaşılıyor... Zaman geçtikçe Mezopotamya locaları gittikçe büyük
önem kazanıyor. Bu bölgede eylemleri ile dikkat çeken iki kişi var.
Bunlardan biri Muhammere Şeyhi Hazal. Muhammere, Basra'nın karşısında,
Şattülarabs'ın İran kıyısında, şimdi yerinde yeller esen bir şeyhlik.
Şeyh Hazal, bütün Mezopotamya'nın büyük üstadı, Güney İran ve Irak'taki
petrol tesislerinin de koruyucusu gücü bunu yapmaya nasıl yetiyor,
meraka değer. Ayrıca Kuveyt Şeyhi Mübarek, Riyad'da oturan İbni
Saud, Osmanlı ordusunda hizmet gören ve kısa süre sonra ayaklanacak
Arap subayları ile sıkı ilişkiler içinde. Türkiye ve İran'da patlak
verecek ayaklanmalarda etkili olduğu kitapta açıklanıyor.
İkinci kişi Şeyh Mübarek. Kuveyt devletinin bugünkü şeklini alışında
büyük rolü olan ve Kuveytlilerin Büyük Mübarek diye adlandırdıkları
bu kişi de Büyük Üs- tad. Kuveyt tarihini şekillendirmiş olan bu
kişinin önemi hakkında şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Kuveyt devletinin
başına geçmek için Sabah ailesinden olmak gerektiği malum, fakat
bu yeterli değil. Bir de Mübarek'in hattından geçmek lazım...39

Osmanlı'nın çöküşü, Yahudi önde gelenleri için büyük bir önem
taşıyordu. Çünkü böylece Vaadedilmiş Topraklar İslam egemenliğinden
çıkıp, "Hıristiyan Siyonist" bir güç olan İngilterenin eline
geçiyordu. Bu nedenle, Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki
İttifak, Osmanlı'nın çöküşü için büyük bir çaba harcadı.
Yanda, tarihi bir gün, 9 Aralık 1917; Kudüs'ün İngiliz orduları
tarafından işgali.
|
Yalnızca bunlar bile, Arap ayaklanmalarında locaların
büyük rolü olduğunun önemli işaretleriydi. Masonların devrede olduğu
bir organizasyonda Yahudi önde gelenlerinin yer alması ise elbette
yadırganacak bir gelişme değildi. Önceki sayfalarda da belirttiğimiz
gibi, Siyonist liderler Osmanlı'nın Ortadoğu'dan çekilmesini ve
bölgenin kendi davalarını destekleyen İngilizler'in denetimi altına
girmesini istiyorlardı. O dönemlerde, Filistin'de bir Yahudi devleti
kurulmasını başlıca misyon edinmiş İngiltere, bilindiği gibi Arapları
Osmanlı'ya karşı ayaklanmaya teşvik etmişti. Bu ajitasyonun bir
numaralı ismi olan Arabistanlı Lawrence'ın (Lawrence of Arabia),
o sıralarda Siyonizmin en büyük destekçilerinden olan Lord Rothschild
ile son derece yakın ilişkiler içinde olması dikkat çekicidir.40
Osmanlı'ya isyan eden Arapların İngilizler'in kışkırtmasına alet
olduğu kuşkusuzdur. Burada atlanmaması gereken nokta ise İngilizler'in
bu işi yaparken, resmi tarihte sıkça tekrarlanan petrol, stratejik
çıkarlar gibi nedenlerin de ötesinde, Siyonizme destek verme hedefinde
olduklarıdır. Dönemin İngiliz politikacılarının genelde birer "Hıristiyan
Siyonist" olduklarını önceki sayfalarda görmüştük.
İngilizler, Siyonizmin ya da diğer bir deyişle Mesih Planı'nın
hedefleri doğrultusunda böyle bir ulusçuluk propagandası yaparken,
İslami kimliği güçlü liderlerin Osmanlı'ya bağlı kalmış olması da
unutulmamalıdır. Bu kim- likten kopmuş Arap liderler isyan etmişlerse
de, örneğin o dönemde Kürtlerin lideri olan Şeyh Mahmut El-Berzenci,
İngilizlere alet olmamıştır. Öyle ki, Şeyh Mahmut, Kürtlerin Osmanlıyla
savaşması için kendisiyle görüşmeye gelen İngiliz valisinin elini
bile sıkmamış, "Müslümanların halifesine savaş açan bir ülkenin
valisinin eli necis (pis)dir" cevabını vermişti. Yine bir başka
Kürt lideri olan Adıyamanlı Bedir Ağa, kendisini isyana teşvik etmek
için altın yüklü katırlarla gelen İngiliz temsilcisine "Ben Halife'ye
isyan etmem" demiş ve İngiliz temsilcisini altınlarıyla birlikte
kovmuştu.
Ama İslami kimliği güçlü liderler "Müslümanların Halifesi"ne böyle
bir bağlılık gösterdiği sıralarda, Müslümanlık bilinci, hilafetin
merkezi olan İstanbul'da gittikçe erimekteydi. Batı'nın pozitivist
düşünceleriyle localarda "aydınlanmış" olan Jön Türk-İttihatçı geleneğinin
liderleri, İslam Birliği'ni çoktan gözardı etmiş ve yine localardan
aldıkları ulusçuluk ideolojisine kapılmışlardı...
Ve, doğal olarak, Osmanlı İmparatorluğu tarihin derinliklerine
gömüldü.
İkinci Sorun: "Sürgünlerin Toplanması"...
Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı ile yıkılması ve Kutsal Topraklar'ın
İngiltere'nin eline geçmesi, Siyonist liderler açısından önemli
bir problemin, "Osmanlı sorunu"nun ve ona bağlı olan "Kutsal Topraklar
sorunu"nun aşıldığı anlamına geliyordu. Kutsal Topraklar'a dönüş
projesinin birinci şartı yerine getirilmiş, asırlardır beklenen
şey olmuş, "Yahudi diyarı" kurtarılmıştı. Bu "diyar", orayı Yahudilere
vermeye hazır olan ve bunu, birer "Hıristiyan Siyonist" olan yöneticilerinin
yayınladığı Balfour Deklarasyonu ile dünyaya duyuran İngiltere'nin
eline geçmişti. Amerika da Yahudilerin arkasındaydı.
Öyleyse Kutsal Topraklar'a dönüş başlayabilirdi. İsrail, "sürgünlerini
toplamaya" hazırdı...
Ancak, Kutsal Topraklar sorununun çözülmüş olmasına rağmen, laik
ve dindar Siyonistlerin kurduğu ittifak, bu aşamada ikinci bir sorunla
karşılaştı. Bu kez sorunun kaynağı Yahudi halkıydı. Çünkü dünyanın
dört bir yanına dağılmış olan Yahudilerin büyük bölümü, evlerini
bırakıp Kutsal Topraklar'a göç ederek sonu belli olmayan bir maceraya
atılmak istemiyorlardı. Gitmek isteyenler, yalnızca bir grup idealist
Yahudiydi. Bunların bir bölümü, Kabalacılar'ın savunduğu gibi, Kutsal
Topraklar'a dönüşü Mesih'in ayak sesleri olarak görüyor ve bu büyük
Plan'da yer alabilmek için varlarını-yoklarını satıp Filistin yolunu
tutuyorlardı. En önemlileri, Rusya ve Doğu Avrupa'da etkili olan
Hibbat Zion (Siyon Aşıkları) adlı örgüttü. İdealist kanadın içindeki
ikinci grup ise laik Siyonistlerin yolunu izleyen, yani dinden uzak
ama "ırk bilinci"ne yeterince sahip olan ve bir Yahudi ulus-devleti
kurmak isteyen Yahudilerdi.
Buna karşın, Yahudi cemaatleri içinde çok sayıda insan Filistin'e
dönüşe soğuk bakıyor, hatta bazıları buna açık açık karşı çıkıyorlardı.
Karşı çıkanların arasında dindarlar da vardı. Bu dindarlar, konunun
başında da vurguladığımız gibi, Kabalacı gelenekten habersizdiler
ve dolayısıyla Mesih'in gelişinin
tamamen kutsal bir biçimde ve insan iradesi dışında gerçekleşeceğine
inanıyorlardı. (Ancak bu "saf" dindarların tamamına yakını, İsrail
Devleti kurulduktan sonra Kabalacılar tarafından ikna edildiler
ve bu teolojik başkaldırıdan vazgeçtiler.)
Ancak, asıl büyük sorunu, hem dini yapısını hem de ırk bilincini
yitirmiş olan büyük Yahudi kitleler oluşturdu. Bu "sıradan" Yahudiler
Siyonizm için en büyük engellerden biri durumundaydılar. Çoğu, yaşadıkları
ülkelerde belli bir zenginliğe ulaşmıştı ve statükodan memnun hale
gelmişti. Daha da önemlisi, 19. yüzyılda Avrupa ülkelerinin hemen
hepsinde Yahudilere sağlanan politik eşitliğin getirdiği özgür ortam
nedeniyle, "Yahudi" olduklarını gittikçe daha az önemser hale gelmişlerdi.
2. bölümde de değindiğimiz gibi politik eşitlik, Yahudi önde gelenlerince
aslında Mesih Planı'na doğru giden yolda olumlu bir aşama olarak
değerlendirilmişti. Kabalacılar, Yahudilerin hıristiyanlarla eşit
haklar kazanmalarını "Mesihi dönemin ilk ışıkları" olarak yorumlamış
ve bu sayede Avrupa politikasını birinci elden kontrol etme imkanına
sahip olacaklarını hesaplamışlardı. Ancak politik eşitliğin hesaba
katılmayan bir büyük sakıncası doğmuştu: Yahudiler üzerindeki kısıtlamaların
kalkması, Yahudi toplumunda önemli bir dini inanç ve "ırk bilinci"
kaybı yaratmıştı. Alman tarihçi Werner Sombart, Ortaçağ boyunca
Yahudiler üzerine konmuş olan hukuki kısıtlamaların gerçekte hahamların
(bu elbette Kabalacılar'ı da yoğun olarak kapsar) otoritesine yaradığını
şöyle vurguluyor:
Ulusal Tapınakları yerle bir edilip, devletleri
sona erdirildiği zaman, Yahudiler, Ferisilerin ve Heine'nin 'portatif
anavatan' diye adlandırdığı Tevrat'ın çevresinde kümelendiler. Hahamlar
böylece otoritelerini kurdular ve Yahudilerin Ortaçağ'daki kaderi
yalnızca bu otoritenin güçlenmesine yaradı... Aralarında yaşadıkları
milletler tarafından dışlandıkça veya kendi kendilerini dışladıkça
hahamların etkisi de o kadar artıyordu.41
Ancak Sombart'ın da tespit ettiği bu sistem Aydınlanma ile değişti.
Yahudiler üzerine konan bu kısıtlamalar hıristiyan kökenliydi ve
Kabalacılar ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak,
2. bölümde incelediğimiz gibi, Avrupa'yı önce Protestanlık sonra
da Aydınlanma ile Hıristiyanlık'tan koparmıştı. Avrupa'nın Hıristiyanlık'tan
kopması, Yahudiler üzerindeki kısıtlamaların kalkması anlamına geliyordu
ve bu da Yahudi kimliğinin erimesi ve başta Kabalacılar olmak üzere
hahamların Yahudi toplumu üzerindeki gücünün zayıflaması sonucunu
yaratmıştı. Siyasi Siyonizmin Yahudi toplumlarından beklenen oranın
çok altında kabul görmesi, bu sürecin tehlikeli bir boyuta ulaştığını
gösterdi.
Kuşkusuz bu durum, Kabalacılar ve onların laik partnerleri haline
gelmiş olan Siyonist liderler için kabul edilemez bir durumdu. Asırlar
boyu süren bir uğraştan sonra Kutsal Topraklar'a dönüşü başlatma
imkanına sahip olmuşlardı. Mesihi dönemin çok yaklaştığını düşünüyorlardı.
Mesih'le ilgili son kehanetlerden biri olan "sürgünleri toplama"
projesine girişmek üzerelerdi. İşte böylesine kritik bir aşamada,
Yahudi toplumunun önemli bir bölümü, Mesih Planı'na yüz çeviriyor,
adeta Kabalacılar'a ihanet ediyorlardı.
İhanet, Kabalacılar ve Siyonist liderler için affedilir şey değildi.
Bu nedenle, "ikinci sorun"a, yani Yahudi toplumunun bilinçsizliğine
yönelik olarak aranan çözüm, aynı zamanda bir "cezalandırma" boyutu
da içermeliydi.
İşte tam bu sıralarda, Avrupa'da yeni bir akım gittikçe güçlenmeye
başlamıştı...
19. Yüzyıl Irkçılığı ve Modern Antisemitizm
Kitabın 2. bölümünde incelediğimiz gibi, Kabalacılar ve Tapınakçı
geleneğin koruyucusu olan masonlar arasında kurulu olan İttifak,
Avrupa'yı Hıristiyanlık'tan kopardıktan sonra, yerine ideolojileri
yerleştirdi. Liberalizm, sosyalizm gibi ideolojilerin, birbirlerine
karşıt tarafları olmasına rağmen, İttifak'ın dünya görüşünün temeli
olan, sekülerizm, "yeryüzü cenneti" ve "ilerleme" gibi kavramları
paylaştığını inceledik.
İttifak'ın dünya görüşünden doğan bu ideolojilerin biri de ırkçılık
saplantısıydı. Irkçılık da, kitabın 1. bölümünde incelediğimiz gibi,
Katolik Avrupa'nın tanımadığı bir düşünceydi ve "dışardan" getirilmişti.
Kaynak ise yine aynıydı: İttifak'ın dünya görüşü, ya da daha açık
bir ifadeyle İbrani öğretisi. Çünkü, bir ırkın ötekilere üstün olduğu
gibi bir safsatayı savunan, yani ırkçı olan tek geleneksel kaynak
Yahudi diniydi. Katolik Avrupa düzeninin sarsılmasının ardından
başlayan "Tevrat'a dönüş" hareketi, Tevrat'a eklenmiş olan ırkçı
düşünceyi Avrupa'ya da taşımıştı. Irkçı ideolojinin mimarları, kendilerine
Tevrat'ı kaynak edinmişlerdi.
Örneğin, yine 1. bölümde incelediğimiz gibi, İnsan Irklarının Eşitsizliği
Üzerine adlı kitabıyla ünlenen Arthur de Gobineau, bunlardan biriydi.
İnsan ırklarını bir "merdiven" teorisi ile sınıflara ayıran ve merdivenin
en alt basamağına siyahları, ortasına sarı ırkı, en üstüne de beyazları
yerleştiren Gobineau, bu "tasnif"i yaparken, temel kaynak olarak,
Tevrat'a eklenmiş olan "Nuh'un oğulları" efsanesini kullanmıştı.
İngiliz ve Amerikan (Anglo-Sakson) ırkçılığının da İbrani öğretisiyle
çok içli-dışlı olduğunu, hatta Anglo-Sakson ırkçılarının kendilerini
Yahudilerle özdeşleştirerek "üstün"lüklerini (!) kanıtlamaya çalıştıklarını
yine 1. bölümde konu edindik.
Ancak, Anglo-Sakson ırkçılarının aksine, başta Alman ırkçıları
olmak üzere pek çok ırkçı düşünür, bir yandan da antisemit düşünceler
geliştirdiler. "Aryan" ve "Sami" ırkları arasındaki farktan söz
eden bu ırkçı düşünürler, Yahudilerin, kendi ırkları arasında yaşayarak,
ırklarının "saflığını" bozduklarını söylüyorlardı. Onlara göre,
Yahudiler tecrit edilmeli ve kendi ırklarıyla karışmaları önlenmeliydi.
Bu düşünürlerin Yahudileri tecrit etmeye yönelik düşüncelerinden
güç bulan fanatik Yahudi aleyhtarlığına ise "modern antisemitizm"
dendi. Bu antisemitizm "modern"di; çünkü Ortaçağ'ın aksine, Yahudilere
dinleri nedeniyle değil, ırkları nedeniyle antipati duyuyordu. Özellikle
Yahudilerin elde ettikleri servete paralel olarak yükselen antisemitizm,
19. yüzyılın sonunda Fransa'daki ünlü Dreyfus olayı ile doruğa tırmandı.

Modern çağ dini yok edince, ırkçılık doğdu. Irkçılığın doğal
bir sonucu ise modern antisemitzm oldu. Avrupalı ırkçıların
hemen hepsi, kendi ırklarını "saf" hale getirmeyi hedefliyordu;
bunun için yapılması gereken en önemli şey ise, başta Yahudiler
olmak üzere azınlıkları toplumdan dışlamaktı. Bu amaçla, sistemli
bir Yahudi düşmanlığı körüklemeye başladılar. Viyana'da yayınlanan
ve Yahudiler vampir olarak tasvir eden yandaki Kikeriki dergisi,
Avrupa'daki sayısız antisemit yayından biriydi.
|
Ancak antisemitizme dayanak olan ırkçı düşünürlerin ilginç bir
özelliği vardı: Bunlar, Yahudilerin ırklarına karışmasını bir tehlike
olarak görüyorlardı belki ama, bir yandan da Yahudilere karşı büyük
bir hayranlık besliyorlardı. Çünkü gerçekleştirmeyi hedefledikleri
ırk izolasyonunu en iyi başaranlar Yahudilerdi. Yahudilerin bu başarısına
hayran olanların başında da Alman ırkçılığının en önemli kuramcısı
ve Hitler'in de ilham kaynağı olan Houston S. Chamberlain geliyordu.
Chamberlain, "üstünlüklerini yeniden üretmek için Kan Yasası'nı
uygulamakta gösterdikleri beceriden dolayı" Yahudilere hayrandı.
"Onlar, ana kaynağı el değmemiş durumda korumuşlardır, ona bir damla
bile yabancı kan karıştırmamıştır" diyordu.
İşte 19. yüzyıl ırkçılığının tamamen Yahudilerle özdeşleşmeye çalışan
Anglo-Saksonlar'ı hariç tutarsak böyle garip bir özelliği vardı.
Hareket, felsefi temelini İbrani öğretisindeki "üstün ırk" kavramından
alıyor ve Yahudilerin asırlardır sahip olduğu ırk bilincine ulaşmaya
çalışıyordu. Yahudilerin bu yöndeki yeteneklerinden dolayı da, onlara
hayranlık besliyordu. Öte yandan,
kendi ırklarını saf tutabilmek için, Avrupa ülkelerindeki en büyük
azınlık olan Yahudileri tecrit etmeye çalışıyorlardı. Çünkü, az
önce de vurguladığımız gibi Yahudiler politik eşitlik kazanmalarının
ardından kendi ırk bilinçlerini yitirmeye ve Avrupa toplumları içinde
asimile olmaya başlamışlardı.
Bu noktada çok ilgi çekici bir gerçekle karşılaşıyoruz: Yahudilerin
asimilasyonundan rahatsız olanlar, yalnızca Avrupalı ırkçılar değildi.
Yahudilerin asimilasyonundan rahatsız olan, Avrupalı ırkçılardan
başka, ikinci bir grup daha vardı.
İkinci grup kimdi dersiniz?
Kuşkusuz ikinci grup, Yahudilerin Avrupalı halklar içinde asimile
olmaya başlamasından,"Yahudi ırkı" adına rahatsız olanlardı. Yani
Tevrat'ın, "başkalarına kız vermeyeceksiniz ve onlardan kız almayacaksınız"
hükmüne sıkı sıkıya bağlı olan Kabalacılar ve onların laik partnerleri
olan Siyonist liderler...
Ortaya ilginç bir tablo çıkmıştı. Bir taraf, Yahudilerin kendi
ırklarına karışmamasını istiyordu. Öteki taraf ise kendi ırkları
olan Yahudi ırkını, diğer ırklardan ayrı tutabilmenin ve "Yahudi
bilinci"ni koruyabilmenin derdindeydi. Görüldüğü gibi yapmak istedikleri
aslında aynı şeydi. Aralarında bir felsefi paralellik de vardı.
Peki neden bu işi hep birlikte yapmasınlardı?
Bu soruya ilk açık cevap, Theodor Herzl'den geldi.
Herzl'in Antisemitizm Politikası
"Bütün antisemitler bizim en
yakın dostlarımızdır."
- Theodor Herzl
Yahudi toplumlarının eskiden beri sahip oldukları, ancak 19. yüzyılda
erimeye başlayan ırk bilincini yeniden uyandırmanın kuşkusuz en
iyi yöntemi, Yahudi aleyhtarlığını körüklemekti. Kabalacıların olayı
böyle gördüğüne kuşku yoktu. Zaten bu yöntem, onlar için artık gelenekselleşmiş
bir yöntemdi. Hatırlayalım: Mesih Planı'nın ilk büyük aşaması olan
İspanya sürgününü de Kabalacılar kışkırtmıştı ve kendi halklarını
"antisemitizm" kullanarak kehanete göre "dünyanın dört bir yanına"
dağıtmışlardı. Şimdi onları Kutsal Topraklar'a döndürmek, "sürgünleri
toplamak" için, en iyi yol yine aynıydı: Yahudileri bu iş için zorlamak.
Bu Yahudileri hem göçe ikna edecek, hem de onlara kaybetmekte oldukları
ırk bilincini yeniden kazandıracaktı.
İşte bu nedenlerden ötürü, Alkalay ve Kalischer gibi Kabalacılar'ın
çizdiği stratejiyi izleyen Siyasi Siyonizm hareketi, antisemitlerle
işbirliği yapmaya karar verdi. Kararı uygulamaya koyan kişi, hareketin
ilk lideri olan Theodor Herzl'di. Theodor Herzl, çok iyi farketmişti
ki, Yahudileri bulundukları ülkelerden ayrılarak İsrail'e göç etmeye
zorlamak için Siyonizmin Yahudi düşmanlığına ihtiyacı vardı. Bu
nedenle, ikna planı bu temel üzerine kurulmalıydı.
Bu arada, 19. yüzyıldaki ırkçılığa paralel olarak doğan antisemitizm,
zaten, çoğu Yahudinin, bundan böyle Avrupa'da hiçbir kısıtlama altında
kalmadan yaşayacakları yönündeki umutlarını yok etmeye başlamıştı.
Theodor Herzl, bu konuyu ısrarla işleyerek, antisemitizmin bir tür
hastalık olduğunu, bu hastalığın tedavisinin bulunmadığını, Yahudiler
için tek kesin kurtuluşun Filistin'de bir devlet kurmakta yattığını
ilan edecekti. Herzl'in "Yahudiler ve Yahudi olmayanlar kalıtımsal
olarak uyum içinde bir arada yaşayamazlar" şeklindeki tezi, aslında
Yahudi-aleyhtarı ırkçıların teziyle büyük bir paralellik gösteriyordu.
Herzl işte bu nedenle Siyonist tez ile Avrupalı antisemit ırkçılar
arasındaki büyük paralelliğe değinerek şöyle demişti: "Antisemitizm,
bizim isteklerimize şahane bir yardımcı olacaktır."
Herzl, 'Bütün antisemitler bizim en yakın dostlarımızdır'
diyordu. Böylelikle göç kolaylaşacaktı. Herzl 9 Haziran 1895'te
günlüğüne ise şöyle not düşüyordu: 'Ülkesindeki Yahudilerin orayı
terketmesi için, önce Çar'la görüşeceğim, sonra Alman Kayzeri'yle,
sonra Avusturyalılarla sonra da Fas'taki Yahudiler için Fransızlarla'.42
Herzl, Yahudileri göç ettirmek için yalnızca diplomatik temaslarla
yetinmedi. Ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy, Türkçe'ye Siyonizm
Dosyası adıyla çevrilen kitabında, Herzl'in bu politikası ile ilgili
olarak şunları söylüyor:
Herzl'e göre Yahudiler ayrı bir din ve ayrı bir
kültür yerine ayrı bir devlet meydana getirmek amacıyla, içinde
bulundukları diğer uluslardan ayrılmalıdırlar. Bu amaca ulaşmak
için Herzl konuştuğu herkese karşı, Yahudilerin teşkil ettikleri
tehlikeyi anlatmak ve bir an önce çıkıp gitmeleri gerektiğini izah
etmek için en aşırı kelimeleri kullanmaktan çekinmemiştir. Herzl
Almanya Dışişleri Bakanı Von Blow ve II. Guillaume, Rus İçişleri
Bakanı Plehve ve Çar II. Nicola ve en ileri Yahudi düşmanlarına
karşı hep aynı dili kullanmıştır. 1903 Nisanı'nda Yahudilere karşı
en korkunç katliamlardan biri olan Kichinev Kesimi'nin sorumlusu
Plehve bunların arasında en zalim olanıdır. Mayıs ayında Plehve'ye
mektup yazan Herzl, Siyonizmin ihtilali önleyici bir antidot olduğunu
ileri sürüyordu. Plehve bu mektuba Ağustos ayında cevap vererek
Herzl'den Siyonist hareketin kendisini desteklediğine dair bir mektup
istedi. Plehve bu mektubu aldı. Mektupta Yahudilerin göç etmesini
sağlayacak bir Siyonizm akımının destekleneceği vaat ediliyordu.43
Herzl, Rus İçişleri Bakanı Plehve'ye, eğer Yahudilerin
Filistin'e gönderilmesine yardım ederse, o dönemde Çar'a karşı düzenlenen
Bolşevik ayaklanmasında büyük rol oynayan Yahudileri ikna edeceğini
ve Bolşevik ayaklanmasını bastırabileceğini de vaad etmişti.44
Herzl'in uygulamaya koyduğu antisemitlerle işbirliği yönündeki
plan, bu tarihten itibaren Yahudi liderlerin en sık kullandığı yöntem
haline gelecekti. Böylece Herzl antisemitik hareketlerin en hararetli
savunucusu olmuştu.
Herzl, 1895'te kitabını yayınlamadan önce onu eleştirenlerden biri
yüzüne karşı şunları söylüyordu: 'Yahudileri korkunç bir zarara
soktunuz. 'Herzl, buna şöyle cevap vermekten çekinmiyordu: 'Bütün
Yahudi düşmanları içinde en büyük olmaya kazanıyorum... Yahudi düşmanları
bizim en ileri dostlarımız olacaklar...
Yahudi düşmanı ülkeler en yakın müttefiklerimiz arasına girecekler'...
Theodor Herzl çok iyi bilmektedir ki, Yahudileri bulundukları ülkelerden
kaçarak İsrail'e göç etmeye ikna etmek için, Siyasi Siyonizmin 'Yahudi
düşmanlığı' kavramına ihtiyacı vardır. Herzl'in bu fikrinin, Siyasi
Siyonizm tarafından, bu günlere, kadar nasıl değişmez bir temel
olarak korunduğunu ilerde göreceğiz...
Bu davranış Yahudileri içlerinde yaşadıkları
halkın yabancısı olarak göstermek, böylece 'Yahudi düşmanlığının'
en çok ihtiyacı olduğu gıdayı ona sunmak ve göçü hızlandırmak için
işkence iddialarına kuvvet kazandırmaktır. Herzl'in Yahudi düşmanlığının
kabarmasından korkmak bir yana, onu hareketlendirmek için giriştiği
çabaların sırrı buradadır. Bununla birlikte Herzl'e yönelen uyarıların
da ardı arkası kesilmemiştir. Avusturya Parlamentosu Başkanı, Baron
Johann Von Cholemski Herzl'e şunları yazıyordu: 'Eğer eğiliminizin
ve propagandanızın emeli Yahudi düşmanlığını körüklemekse bunda
başarılı olacaksınız. Tamamıyla inandım ki böyle bir propagandanın
sonucunda Yahudi düşmanlığı çığ gibi büyüyecek ve siz ırkınızı bir
katliama doğru sürükleyeceksiniz'.45
Herzl, günlüğünde bu önemli noktayı şu cümlelerle
ifade ediyordu: "Antisemitizm büyümüştür ve büyümeye devam etmektedir
ve ben de büyümeye devam ediyorum." 46
Herzl ve diğer Siyonistler, antisemit ırkçılarla, az önce sözünü
ettiğimiz ortak payda altında anlaşıyorlardı. Çünkü Siyonistler
Yahudilerin hepsini toplayıp Filistin'e götürmek niyetindeydiler
ve bu, ırklarını Yahudilerle karışmaktan kurtarıp "saf" olarak korumak
isteyen ırkçılar için de mükemmel bir çözümdü. Öyle ki, sonradan
Deutsch-Soziale Blatter adını alacak olan ve bir Yahudi aleyhtarı
yayın olarak kabul edilen Antisemitische Correspondenz dergisinin
yayımcısı, ünlü antisemit Theodor Fritsch, I. Siyonist Kongre'nin
toplanmasını alkışlıyor ve Kongre'ye "Yahudilerin bir an önce Almanya'dan
ayrılarak Filistin'e yerleşmeleri tasarısının uygulanması için en
iyi dileklerini" gönderiyordu.
Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde kendilerini
huzurlu hissetmelerinin siyonizme zarar vereceğini düşünen Theodor
Herzl, bu görüşünü de şöyle ifade ediyordu: "Yahudiler, uzun bir
dönem süresince kendilerinin güvenlik içinde yaşadıklarına inanırlarsa,
herhangi bir toplumun içinde eriyebilirler. Bu gerçek hiçbir zaman
bize yarar sağlamayacaktır." 47
Bu yüzden, Siyonist liderlerin görüşüne göre alınması gereken ilk
önlem, bu ülkelerde yapay bir Yahudi düşmanlığı ajitasyonu yaratmak
idi. Daha sonra da, Yahudileri bu psikolojik gerilim içinde tutarak,
onları provokatif, antisemit saldırılarla sürekli huzursuz etmek
gerekiyordu. Tüm bu uygulamaların neticesinde ise Siyonist liderlerin
beklentisi, Yahudi halkı güvenli yerlerde yaşamadıklarına ve sadece
Vaadedilmiş Topraklara göç ederek kurtulabileceklerine ikna etmek
idi.
Herzl, antisemitizmi körüklemek için çok ilginç bir yöntem daha
denemiş ve günlüğüne, antisemitleri bir "Yahudi komplosu"nun varlığına
inandıracak ve onları Yahudi toplumlarına karşı kışkırtacak ifadeler
eklemişti. 1922 ve 1923 yıllarında, Almanya'da, ölümünden sonra
Herzl'in günlüğünün üç cildi yayınlandığı sırada, Avusturyalı yazar
ve Oesterreichische Wachenschrift gazetesinin yayıncısı Joseph Samuel
Bloch, Herzl'i yakından tanımış bir kişi olarak şunları yazıyordu:
Rothschild ve Baron Hirsch'e yazılan ve Yahudilerin
bulundukları ülkelerde kurulu iktidarlara karşı baş kaldırdıklarını
ve ihtilallere katıldıklarını öne süren iddia, Yahudi halkı yok
etmek için yeterli bir sebeptir. Herzl, Yahudilerin düşmanlarına,
'Yahudi problemini' halletmek için en sağlam temeli göstermiştir.
Onlara gelecekteki çalışmalarında izleyecekleri yolu tarif etmiştir.
Bu yüzden bu 'günlük' korkunç bir belgedir.48
Ancak Herzl'in bu çabaları fazla önemli bir sonuç doğurmadı. Avrupalı
Yahudilerin çoğu, Kutsal Topraklar'a göç etmemekte direndiler.
Siyonizme Karşı Yahudi Direnişi!...
Amerikalı psikolog Edward Hoffman, Amerika'daki tutucu Yahudi gruplarından
Lubaviçler'i konu edindiği Despite All Odds: The Story of Lubavitch
adlı kitabında, 20. yüzyılın başlarında Yahudiler arasında yaygın
olan bir anekdot anlatır. Günlerden bir gün Avrupalı bir tüccar
Yahudi, etraftan duyduğu heyecanlı haberleri karısına yetiştirmek
için eve gelir. Haberlere göre Mesih yeryüzüne inmiştir ve tüm Yahudiler
kısa bir süre sonra mucizevi bir biçimde Vaadedilmiş Topraklar'a
aktarılacaklardır. Ancak karısı şaşırır ve sorar: "Peki Mendel'in
bize olan borçları ne olacak? Moşe'nin ve öteki müşterilerin bize
olan borçları havaya mı gidecek? Hem sonra yeni aldığımız koltuklar
ne olacak? Ayrıca yeni ısmarlayıp parasını ödediğimiz eşyalar daha
iki hafta sonra gelecekti; bu işten çok zarar ederiz!"
Bunun üzerine karı koca birbirlerine umutsuz bir şekilde bakarlar.
Sonra birden erkek gülümser, karısına döner ve şöyle der: "Merak
etme, Tanrı tarih boyunca bizleri pek çok felaketten kurtardı. Öyleyse
şimdi de bizi Mesih'ten kurtaracaktır!"
Anekdot ilginçtir ve gerçek bir tarihi gelişimi yansıtmaktadır.
Mesih Planı, 20. yüzyılın başlarında, pek dindar olmayan ve ırk
bilinçleri de körelmiş olan bazı Yahudilerin, özellikle de refah
düzeyi yüksek Avrupalı Yahudilerin direnişiyle karşılaşmıştı. Mesih
Planı'nın bir uygulaması olan Siyasi Siyonizmin Filistin'e göç çağrısı,
Avrupa toplumları içinde asimile olmaya başlamış olan bu Yahudilerden
çok az kabul gördü.
Herzl'in kurduğu ve onun 1904'deki ani ölümünden sonra giderek
daha da büyüyen Dünya Siyonist Örgütü (World Zionist Organization
WZO), kendine bir numaralı hedef olarak Yahudileri Filistin'e götürmeyi
belirlemişti. Ancak örgütün birçok ülkede Yahudilere yönelik yaptığı
tüm teşviklere rağmen, göçler beklenen düzeyde gerçekleşmedi. Hatta,
1925 yılından sonra göçlerde ani bir düşüş bile gözlemlenmişti.
Bu da yetmiyormuş gibi göç edenlerden geri dönenlere bile rastlandı.
1926-1931 yılları arasında, yılda ortalama 3.200 Yahudi Filistin'i
terkediyordu. 1932 yılında Filistin'de 770.000 Arap nüfusa karşılık,
181.000 Yahudi nüfusu vardı. Araplar hala bu bölgede ezici çoğunluktaydı.
Siyonist liderler, bu kadar az bir Yahudi nüfusu ile devlet kuramayacaklarını
çok iyi biliyorlardı.
Özellikle Almanya, Fransa ve Amerika gibi ülkelerde yaşayan Yahudiler
zenginleşmiş ve elde ettikleri yüksek yaşam düzeyini ve kurulu düzenlerini
bırakıp, Filistin topraklarına göç etmeyi göze alamamışlardı.
Yahudi halkının Siyonizme karşı açtığı bu direnişe, dönemin tanınmış
pek çok Yahudisi de katılıyordu; Fizikçi Albert Einstein, filozof
Martin Buber, Kudüs İbrani Üniversitesi birinci başkanı Profesör
Judah Magnes gibi... Entellektüel Yahudilerin yanısıra, geniş Yahudi
halk kitleleri de, Siyonist liderler tarafından dayatılan göçe karşı
çıkıyorlardı. Rusya'da küçük bir kesim dışında neredeyse bütün Yahudiler
Siyonizmi reddettiler. Gidenlerin bir bölümü de, Filistin'deki yaşam
koşullarının umdukları gibi çıkmaması karşısında, Rusya'ya geri
döndü.
1920'lerde, Siyonist liderlerin hepsi, 1917'de yayınlanan ve Filistin'de
bir Yahudi devletine yeşil ışık yakan Balfour Deklarasyonu'nun Filistin'e
göçü hızlandıracağını sanmışlardı. Oysa, ilerleyen yıllarda, evdeki
hesabın çarşıya uymadığına büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak şahit
olacaklardı.1920'lerde Filistin'deki Yahudi nüfusu iki katına çıkarak
160.000'e ulaştı. Fakat göç edenlerin sayısı sadece 100.000 kadardı
ve bunların %75'i de Filistin'de kalmadı. Yani, göçlerin toplamı
yılda 8.000 civarındaydı. Hatta 1927 yılında sadece 2.710 kişi geldi
ve 5.000 kişi de ayrıldı. 1929'da ise İsrail'e gelenler ile gidenlerin
sayısı aynı orandaydı.
En kısa sürede en fazla Yahudiyi ne yapıp edip, bir şekilde Filistin'e
getirmeyi hedefleyen Siyonizm açısından, yaşanan bu olumsuz gelişme,
gerçekten de dev bir fiyaskoydu. WZO'nun yoğun propagandasına rağmen,
Kutsal Topraklar'a göç faaliyeti çok zayıf kalmıştı. 19. yüzyılın
sonunda Filistin'de 50.000'den az Yahudi yaşamaktaydı. Bu rakam,
Filistin halkının %7'sini oluşturmaktaydı. Bununla birlikte, 1917
Balfour Deklarasyonu'ndan iki sene sonra, nüfus hala 65.000'in üzerine
çıkamamıştı. 1920 ile 1932 arasında geçen 12 yıl içinde, sadece
118.378 Yahudi bir şekilde Filistin'e getirtilmişti ki, bu da dünya
Yahudi toplumunun yüzde biri bile değildi.
Belli ki bu iş böyle olmayacaktı. Göçe direnen Yahudi toplumunu
ikna etmek için, bir-iki antisemit hareket yetmiyordu. Bu nedenle,
Siyonist liderler, Herzl'in açılışını yaptığı ilginç yöntemi daha
etkin bir biçimde kullanma yoluna gittiler. Yahudileri, özellikle
de kurulması hedeflenen İsrail Devleti için gerekli oldukları düşünülen
"kalifiye" Avrupa Yahudilerini daha fazla "rahatsız" etmek gerekiyordu.
Yani, antisemitizm daha da güçlenmeliydi. Asırlardır özenle hazırlanan
Mesih Planı'na başkaldıran Yahudi toplulukları, hem Plan'ın o anki
en önemli şartı olan Kutsal Topraklar'a göçe ikna edilmeli, hem
de işledikleri suçun cezasını çekmeliydiler.
Nazi Almanyası, ya da öteki adıyla III. Reich, tam da
bu yıllarda doğdu.
29 Ibid., s. 374.
30 Avram Galante, Türkler ve Yahudiler, s. 94.
31 Isaih Friedman, Germany, Turkey and Zionism
1817-1918, Oxford: Clarendon Press, 1977, s. 143.
32 Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye'de
Masonluk Tarihi, s. 18.
33 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler,
s. 380.
34 Rıfat İnsel, 20. Yüzyıl Başlarında Selanik'teki
Fransız Obedyansına Bağlı Fran-Masonluk, s. 77. 
35 R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality
in the Balkans, New York: Howard Ferting Press, 1966, ss. 123-146.
36 Çetin Yetkin, Türkiye'nin Devlet Yaşamında Yahudiler,
İstanbul: Afa Yayınları, Şubat 1992, s. 137.
37 Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası,
ss. 44-45.
38 Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler
ve Masonlar: İhanetler.. Komplolar.. Aldanmalar..., 3.b., İstanbul:
Çağ Yayınları, 1991, s. 195. 
39 İsmail Berduk Olgaçay, Tasmalı Çekirge, ss.
106-107.
40 Amerikalı tarihçi Eustace Mullins, Lawrence'ın
Rothschild hanedanı ile yakın ilişkilerine değiniyor ve Lord Rothschild'ın
Paris'te verdiği bir yemekte, Lawrence, Rothschild'la Arap lideri
Faysal arasında tercümanlık yaptığını da not ediyor. Eustace Mullins.
The World Order, s. 23.
41 Werner Sombart, The Quintessence of Capitalism,
s. 135.
42 Anikam Nachmani, Greece, Turkey and Zionism:
Uneasy Relations in the East Mediterranean, Totowa: Frank Cass,
1987, s. 55.
43 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Çev. Nezih
Uzel, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Ekim 1983, s. 118.
44 Lenni Brenner, Zionism in the Age of the Dictators,
Chicago: Lawrence Hill Books, 1983, ss. 6-7.
45 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 119, 120.
46 Marvin Lowenthal, The Diaries of Theodor Herzl,
New York: 1956, s. 7.
47 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 120.
48 Ibid., s. 121.
|