|
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
AYDINLANMA VE FRANSIZ DEVRİMİ
"Monarşi, Tapınakçılar örgütünün
torunlarından öldürücü bir darbe aldı."
- Comte de Mirabeau'nun Fransa
- Kralı'nın giyotine yollanmasının
- ardından yaptığı bir yorum.
Bir önceki bölümde, Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneğin
temsilcisi olan masonlar arasında kurulan İttifak'ın Batı tarihi
üzerindeki büyük etkisini inceledik. Gördüğümüz gibi siyasi egemenlik
peşinde olan İttifak, Katolik dininin ve bu dinin temsilcisi olan
Kilise'nin gözetiminde kurulmuş olan Avrupa düzenini yıkmak ve onun
yerine kendi düzenini yerleştirmek amacındaydı.
Kurulu Avrupa düzeni, kendisini ilahi temellere dayandıran bir
düzendi. İnsanlar, bu dünyayı Allah tarafından yaratılan geçici
bir yurt olarak görüyorlardı. Bu geçici yurtta tek meşru otorite
ise ilahi kökenli otoriteydi. İnsanlar, bir başkasına, ilahi nizama
itaat ettiklerini düşünerek itaat ediyorlardı. İnsanların kimliklerini
belirlemelerindeki tek kıstasları ise dindi. Irkçılık, bir ulusun
diğerinden farklı ya da üstün olduğu gibi düşünceler insanlara yabancıydı.
İnsanlar, ekonomik hayatlarını da dine göre belirliyor ve dinin
yasak saydığı ekonomik uygulamalardan ki bunların en başında faiz
geliyordu kaçınıyorlardı. İktidar, kendisine ilahi kaynaklardan
meşruiyet sağlamaya çalışıyordu. Gerçi iktidar monarşilerin ya da
derebeylerin elindeydi ve iktidarın babadan oğula aktarılması prensibi
yürürlükteydi. Bu aristokrasi sistemi ise dini bir kaynağa dayanmıyordu
ama yine de iktidar sahipleri hiçbir zaman dini otoriteye karşı
gelmiyor ve ilahi kaynaklı düzene uyma sözü veriyorlardı.
Bu sözkonusu Avrupa düzeni, belirli ölçülerde İslam'a da benzerlik
göstermektedir. Çünkü İslam'da da insanlar hayatlarını ilahi nizama
göre belirlerler. Dinin kuralları, ekonomik ve sosyal konuları da
içerir ve sağlıklı bir Müslüman toplum, ekonomisini de sosyal hayatını
da dini kurallara göre düzenler. Otoritenin meşruiyeti ise yine
dinden kaynaklanır. Halife, yetkisini herhangi bir dünyevi kıstastan
yani parasından, şöhretinden, soyundan vb. değil, yalnızca dinden
alır. İnsanlar da ona dini temsil ettiği için uyarlar. (Kuşkusuz
Katolik dini, en başta Teslis inancı olmak üzere İslam'a göre sapkın
olan pek çok düşünce de içermektedir. Ancak kurduğu toplumsal düzenin,
taassup özelliği hariç, İslam'la önemli benzerlikler taşıdığına
kuşku yok.)
Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş olan İttifak
ise önceki bölümde de ayrıntılı olarak gördüğümüz gibi, sözkonusu
Avrupa düzeninden memnun değildi. Çünkü bu düzen, siyasi otoritenin
kendisini ilahi kaynaklarla meşrulaştırmasını öngörüyordu ve İttifak'ın
da bu şekilde kendini meşrulaştırma şansı yoktu. Kilise tarafından
her iki taraf da yani Yahudiler de, Tapınakçılar ve onların devamı
olan masonlar da dışlanmışlardı. Aristokrasiye sızıp, iktidarı ele
geçirme şansları da yüksek değildi. Çünkü hanedandan bir kişi onları
desteklese bile, onun yerine bir başkası geçecekti ve bu yeni yöneticinin
kendilerinden olmasını garantileyecek bir imkan yoktu.
Bu noktada, İttifak için tek çıkış yolu, kurulu
Avrupa düzenini kökünden değiştirmekti. Politik, sosyal ve ekonomik
yönden, Batı yeniden şekillendirilmeli ve İttifak'ın düşmanı olan
dini otoriteden koparılmalıydı. İnsanların zihnine dini otoriteyi
güçlü kılan düşünceler yerine, İttifak'ın kendi dünya anlayışı yerleştirilmeliydi.
Vatikan Papalık Kutsal Kitap Enstitüsü'nde profesör olan ve önceki
bölümde, Kabala ile Hümanizm akımı arasındaki ilişkiyi konu eden
satırlarını alıntıladığımız Malachi Martin de bu noktaya dikkat
çekerek, "Kabalacı hümanistlerin amacı her zaman sosyopolitik değişim
olmuştur" diyor.1
Önceki bölümde, "Kabalacı hümanistler"in, masonların ve bizzat
gerçek Kabalacılar'ın Avrupa'nın geçirdiği büyük sosyopolitik değişimdeki
rollerini ayrıntılı olarak inceledik. Bu güçlerin oluşturduğu İttifak'ın,
önce Protestanlık sonra da Aydınlanma hareketleri ile Avrupa'nın
dinden kopmasının öncülüğünü yaptığını, dini otoriteyi ve monarşileri
politik yönden zayıflattığını gördük. Ancak İttifak yalnızca politik
bir değişim yapmakla kalmadı, toplumu ve bireyleri de değiştirdi.
Dini otoriteyi zayıflatırken, insanlara da yeni kimlikler vermeye
çalıştı. Aydınlanma ile birlikte, insanlar bir dini cemaatin mensubu
olmaktan çıkıp, birer "yurttaş" haline getirildiler. ("Yurttaş"
tanımı, zamanla yeni bir ideolojik düzenlemeyle "yoldaş"a da dönüşecektir.)
Yahudi önde gelenlerinin yönettiği İttifak'ın insanları
bu şekilde dinden koparması, Kuran'da bildirilen, "Yahudilerin
yaptıkları zulüm ve birçok kişiyi Allah'ın yolundan alıkoymaları
nedeniyle" (Nisa Suresi, 160) şeklindeki ilahi hükmüne de
uygundu kuşkusuz.
Önceki bölümde, konunun akışını yavaşlatmamak için, Avrupa'nın
yaşadığı bu sosyo-politik değişimin en önemli iki aşaması olan Aydınlanma
süreci ile Fransız Devrimi'ne ayrıntılı olarak girmemiştik. Oysa
ki, bu iki hareket de son derece önemli ve bunlarla ilgili olarak
yapılacak biraz daha ayrıntılı bir inceleme, önemli bilgileri gün
ışığına çıkarıyor. Aydınlanma, Avrupa'nın Katolik dünya anlayışından
koparken, onun yerine İbrani dünya anlayışının yerleştirildiğini
göstermesi; Fransız Devrimi ise İttifak'ın kullandığı yöntemleri
açığa vurması bakımından oldukça anlamlı mesajlar içeriyor.
Din ve İdeoloji ya da
Gerçek Cennet ve Sahte Yeryüzü Cennetleri
Avrupa toplumları Aydınlanma felsefesiyle tanışana kadar, bu toplumların
aklında pek fazla çözülmemiş sorular yoktu. İnsanın ne olduğu, hayatın
ne anlam taşıdığı, insanın nasıl doğruyu bulabileceği ve neyin doğru,
neyin yanlış olduğu konusunda farklı düşünceler taşımıyorlardı.
Bu soruların cevapları din tarafından verilir; yetkisini yine dini
kıstaslardan alan yöneticiler, insanları yönetirdi. Din ahlakının
insana öğrettiği temel değerlerin başında da, az önce vurguladığımız
gibi, yeryüzünün insan için geçici bir yurt olduğu ve ölümden sonra
sonsuz bir hayatın varlığı, insanın bu asıl yurt için çalışması
gerektiği, kısaca ahiret inancı geliyordu.
Aydınlanma ise din ahlakını ortadan kaldırdı. Bu durumda yukarıda
sözünü ettiğimiz sorulara yeni cevaplar aranmaya ve verilmeye başlandı.
İdeolojiler böyle doğdu. Burada ilginç olan, Aydınlanma sonucu doğan
bütün ideolojilerin de liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk, faşizm
gibi hayatın, insanın ve dünyanın ne olduğu konusunda ortak bir
"dindışı"lıkta (sekülerizm) buluşması. Diğer bir deyişle, hepsinin,
dinin insana gösterdiği temel hedef olan Cennet'ten yüz çevirip,
insanlara "yeryüzü cennetleri" vaad etmesi, insanın ölümden sonra
neleri yaşayacağını göz ardı edip, yalnızca dünyada neler yaşayacağı
ile ilgilenmesi.
Evet, Aydınlanma akımının getirdiği en önemli kavram, gerçekte
bu "yeryüzü cenneti" kavramıydı. Aydınlanmacılar, ölümden sonra
bir mükemmel hayat beklemenin yanlış olduğunu ve "Cennet"in, insan
çabası ile yeryüzünde de oluşturabileceğini öne sürdüler. (İslam'a
göre de yeryüzünde adil ve mutlu bir yaşam kurulabilir, ancak bu
asla Cennet'in kendisi olamaz, onun bir örneği olabilir.)
Bizim için burada önemli olan, Avrupa toplumlarını Teslis gibi
sapkın inançlar da içermesine rağmen ölümden sonrasını öngören bir
dini bırakıp, yeryüzü cennetlerine kimin, daha doğrusu hangi anlayış
biçiminin yönelttiği.
Aydınlanma felsefesinin mimarları aslında Katolik düşüncesini
reddederken "dinsiz"leşmiyor, tam tersine yeni ve daha farklı bir
"din"i kabul ediyorlardı. Bu yeni din de ilahları ve putları vardı.
Aydınlanmacılar'ın çoğu bir yaratıcının varlığını kabul eden "deist"lerdi.
Hıristiyanlıkla bu yeni dinin arasındaki asıl önemli fark, ölümden
sonra yaşam (ahiret) düşüncesinin reddedilmesiydi. Kısaca, ideolojilerle
birlikte, "yeryüzü cennetleri"ni hedef seçen "ahiretsiz din"ler
ortaya çıktı.
Peki acaba Aydınlanmacılar'ın bu "ahiretsiz din" düşüncesine kapılmalarına
sebep olan düşünce nedir? Acaba Aydınlanmacılar'ı etkileyen bir
medeniyet ve düşünce biçimi, "yeryüzü cennetleri"ni çoktandır arayan
bir "din" var mıydı acaba? Bu soruya ışık tutabilecek bir yorumu,
Bosnalı Müslümanların lideri ve önemli bir İslam düşünürü olan Aliya
İzzetbegoviç yapıyor:
Dinler arasında Yahudilik dünyevi, 'sol eğilim'i
oluşturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan
ortaya atılan bütün Yahudi teorileri bu eği- limden ileri gelmiştir.
'Eyüp Kitabı' daha bu dünyada gerçekleşmesi gereken adaletin rüyasıdır.
Yani öbür dünyada değil, bu dünyada ve hemen şimdi!... Hz. İsa'nın
gelmesinden önce Yahudiler, geleceğini haber verdikleri Tanrı Melekutunu
hıristiyanlar gibi ahirette değil, bu dünyada bekliyorlardı. Yahudi
dini (apocalyptic) edebiyatında Mesih öç alan ve adaleti uygulayan
kişi olarak övülmektedir... Doğru dürüst olanların mutsuz oldukları
bir dünya anlamsızdır. Yahudi adaletinin ve her 'sosyal' adaletin
esas tutumu işte budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde
Yahudidir ve sadece içeriği bakımından değil, kaynağı bakımından
da öyledir. 'Geçmiş ve gelecek tarih için Yahudi kalıbı, bütün devirlerde
ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çağrıdan ibarettir. Bu kalıbı
Aziz Augustin Hıristiyanlığa, Marks ise sosyalizme aktarmıştır.
(B. Russell, The History of Western Philosophy) 'Yeryüzünde cennet'
isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diğer akımlar
özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklıdır, Yahudi kökenlidir.2
Gerçekten de Yahudilik'te, Hıristiyanlık ve İslam'ın aksine ahiret
inancı yoktur, tam tersine güçlü bir "yeryüzü cenneti" özlemi, başka
bir deyişle "dünyaya bağlılık" vardır. Bu bağlılığın şiddetini Allah
Kuran'da şöyle bildirmektedir: "Andolsun,
Yahudileri hayata karşı diğer insanlardan ve ortak koşanlardan bile
daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) her biri, bin yıl yaşatılsın
ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların
yapmakta olduklarını görendir." (Bakara Suresi, 96)
Bu nedenle, Aydınlanma hareketinin gerçek Cennet'ten "yeryüzü cennetleri"ne
yaptığı dönüş, bir anlamda, Protestanlık'tan sonra Hıristiyanlıktan
Yahudiliğe olan ikinci bir dönüş olarak karşımıza çıkıyor. Hele,
Aydınlanma akımının doruğuna ulaştığı, "hedonizm"in (zevkçilik,
hayatı yalnızca daha çok zevk alma aracı olarak görme), dünyaya
bağlılığın en üst derecede yaşandığı şu dönemde, insanların çoğunun,
dünyadan "elini eteğini" çekmeyi emreden Katolik anlayışından çok
uzak ve üstteki ayette önemli özelliği belirtilen Yahudiliğe çok
yakın olduğu kuşkusuzdur.
"Yeryüzü cenneti" düşüncesinin İbrani öğretisinden kaynaklandığının
bir başka ilginç göstergesi de, bu düşüncenin Aydınlanma çağının
az öncesinde ortaya çıkan başlıca savunucularının hep İbrani öğretisiyle
içli-dışlı örgütlere üye oluşlarıdır. Yazdıkları Ütopya, Güneş Ülkesi
ve Yeni Atlantis gibi eserlerinde hepsi de birer "yeryüzü cenneti"
modeli geliştiren Thomas More, Tomasso Campanella ve Francis Bacon
gibi isimlerin ortak özelliği, Gül-Haç ya da mason derneklerinin
seçkin üyeleri arasında yer alıyor olmalarıdır. More'un Kabala'ya
olan ilgisi ise zaten ünlü bir konudur. Bu nedenle Ütopya yazarı,
Hümanist akımla birlikte Avrupa'da doğan "Hıristiyan Kabalizmi"
geleneğinin başta gelen temsilcilerinden sayılmaktadır.
Materyalizm ve İbrani Öğretisi
Aydınlanmanın bir başka özelliği, materyalist felsefeye öncülük
etmesiydi. İnsan böylece, mutlak varlığın madde olduğuna, varlığını
maddeye borçlu olduğuna inandırılıyor ve maddeye dayalı amaçlara
yöneltiliyordu. Bunun açık örneğini, geliştirdiği mekanik evren
anlayışıyla bir yüzyıl sonra güç kazanacak olan materyalist düşünceye
zemin hazırlayan Isaac Newton vermişti. Ünlü fizikçi, evreni bir
saate benzetmişti. Ona göre bu saat Yaratıcı tarafından kurulmuştu
ve sonra da kendi kendisine işlemekteydi. İnsan, bu dev saatin,
yani maddeden oluşan ve herhangi bir ilahi müdahale olmadan sebep-sonuç
ilişkilerine bağlı olarak (determinist) işleyen mekanizmanın bir
parçasıydı. Allah evrene karışmadığına göre de, insanın O'na yönelmesinin
ve O'ndan istemesinin bir anlamı kalmıyordu; insan bu madde yığını
içinde kendi başının çaresine bakmakla yükümlüydü. Allah evrene
karışmadığına göre, kuşkusuz dini otorite de dünyaya karışamazdı.
Elbette bu son derece sapkın bir düşünceydi.
Bu düşünceyi, yani mekanist evren anlayışını geliştiren Newton'un
üst dereceli bir mason ve iyi bir Kabala öğrencisi olduğunu biliyoruz.
Acaba maddeci fiziğin kurucusu, kuramını geliştirirken mason kaynaklarından
yani Kabala'dan ve İbrani düşüncesinden mi etkilenmişti?...
Yahudi dininin özelliklerini incelediğimizde bu soruya olumlu cevap
vermenin mümkün olduğunu görüyoruz. Çünkü Aydınlanmanın öncülüğünü
yaptığı materyalizm, Yahudi dininin de en başta gelen özelliğidir.
Yahudi dini, "mana" üzerine değil, "madde" üzerine kurulu bir dindir.
İnsana vaadettikleri ancak maddi kurtuluştur (dünya egemenliği gibi)
ama asla bir manevi kurtuluş vaadetmemektedir.
Bu konudaki tutarlı bazı yorum ve tespitleri, yine Aliya İzzetbegoviç
yapıyor. İzzetbegoviç, İbrani dininin materyalist özelliğinden şöyle
söz ediyor:
Ölümsüzlükle ilgili öğreti, Yahudilerce hiçbir
zaman tam olarak kabul edilmiş değildir. Sadukiler (Hz. İsa dönemindeki
bir Yahudi mezhebi) onu Hz. İsa'nın zamanında bile reddediyorlardı.
Ortaçağ'ın en büyük Yahudi düşünürü olan Maimonides, ölümsüzlüğün
kişisel olmadığını iddia etmiştir ki, bu görüş hemen hemen ölümsüzlük
düşüncesinin kendini inkar etmek demektir. Bir başka büyük Yahudi
olan Baruch Spinoza daha da ileri giderek, Eski Ahit'in ölümsüzlükten
hiç söz etmediğini öne sürüyor. Renan ve ondan sonra Berdjayev,
tutarlı olarak, Yahudilerin ölümsüzlük fikrini kabul edemediklerini,
çünkü bu fikrin dünya görüşleriyle uyuşmasının mümkün olmadığını
öne sürmüşlerdir... Spinoza'nın örneğinde, yeni materyalist felsefenin
Yahudiliğin bağrında veya Yahudi geleneğinin kaynaklarında doğuşu
çok iyi izlenebilir. Bu gelenekte, dini öz; milli, siyasi ve dünyevi
içeriğe göre çok ince ve sığ kalıyor, yani hıristiyanlığa tamamen
ters bir durum. Spinoza'nın yazılarında her yere 'Tanrı' yerine
'tabiat' kelimesi konulabilir. Bu konuda kendisi bile açık olarak
yol gösteriyor. Tanrı kavramından, şahsi irade, hatta şuurla ilgili
herşeyi çıkartarak, Spinoza, bu iki kavramı birbirine yaklaştırır.
Aforoz edilmesine rağmen, Spinoza gerçek bir Yahudidir (hahamların
onu lanetlemesi yanlış anlamalarından kaynaklanıyordu).3
(Spinoza ile ilgili bir başka ilginç bilgiyi de, Yahudi yazar Henri
Serovya, Fransızca yazdığı Kabala adlı kitapta veriyor. Spinoza,
Serovya'nın bildirdiğine göre, Kabala ile yakından ilgilenmiş ve
düşüncelerini geliştirirken Ka- bala'dan etkilenmiştir.)
Baruch Spinoza: İbrani öğretisindeki
materyalizmi modern felsefeye taşıyan adam...
|
İzzetbegoviç'in yorumları, özellikle Spinoza ile
ilgili olanları, Yahudi dininin bakış açısının Hıristiyanlıktan
(ve İslam'dan) ne kadar uzak ve materyalizmle ne kadar içiçe olduğunun
ifadesi .4 Bosna lideri, bu yorumlarının ardından,
Yahudilerin tarih boyunca maddesel gelişmelerin ardında olduklarına
değinerek, "Yahudilik tarihi, dünyanın iktisadi tarihidir" diyor.
Buna ek olarak, siyasi ekonominin ve sosyalist fikirlerin en büyük
isimlerinin "hemen hemen istisnasız" Yahudi oluşlarına dikkat çekiyor.
İzzetbegoviç, ilk bölümde incelediğimiz konuya, Yeni Dünya'nın keşfine
de değinerek şöyle diyor: "Kolomb'un deneyiminin Yahudilerce finanse
edilmiş olmasında ve... Yeni Dünya'nın keşfedilmesine Yahudilerin
hatta doğrudan doğruya katılmasında biraz sembolizm vardır."
Bosna lideri, Yahudilik-materyalizm ilişkisi hakkında
son olarak da şöyle diyor: "Yahudi materyalizmi (veya pozitivizmi),
insanın bilincini dünyaya doğru yöneltmiş ve bütün tarih boyunca
dış (dünyevi) gereklere olan ilgisini tahrik etmiştir." 5
Bu nedenledir ki Yahudiler, Aydınlanma'dan çok daha önce de materyalizmin
en ateşli savunucuları arasında yer almışlardır. Maddeciliğin kaynağı
olan ilk çağ atomcu görüşünü tüm Ortadoğu'ya yayanlar Yahudi felsefecilerdir.
Tüm bunlar, Aydınlanmanın ve onun en önemli içeriği olan pozitivist/materyalist
düşüncenin neden ve nasıl Yahudi diniyle bu denli içli-dışlı olduğu
sorusunun cevabıdır. Bu, Tapınakçı geleneğini sürdüren masonların
Yahudi önde gelenlerine tabi olmasıyla kurulan İttifak'ın, Katolik
dini otoritesi liderliğinde kurulmuş olan Avrupa düzenini değiştirirken,
yerine Yahudi dünya görüşünü yerleştirdiğinin bir göstergesidir.
Ahireti (uhrevi olanı) hedef seçen ve dünyadan (maddi olandan) yüz
çeviren Katolik düzeni yerine konmuş olan düşünce, yalnızca ve yalnızca
dünyayı ve maddeyi yücelten bir düşüncedir ve asıl olarak Yahudi
düşüncesidir. Kuran'da, Yahudilerden söz edilirken, bu noktaya dikkat
çekilir ve onların en önemli özelliklerinden birinin "dünyayı ahirete
tercih" etmek olduğunu bildirilir: "İşte bunlar
(Yahudiler), ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan
dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez." (Bakara
Suresi, 86)
Aydınlanma'nın içerdiği diğer kavramlara baktığımızda da, yine
İbrani öğretisinin izlerini görmek mümkündür.
Ahlak, Allah Korkusu, Aydınlanma ve İbrani
Öğretisi
Aydınlanmanın Katolik dininden, İbrani dinine doğru bir dönüş olduğunun
bir başka göstergesi ise Aydınlanmacıların Allah korkusu ve ahlak
ile ilgili düşünceleridir. Aydınlanmacıların çoğu "deist" idi, yani
bir Yaratıcı'nın varlığını kabul ediyorlardı. Ancak, sahip oldukları
bu düşünce, Katolik inancına (ve asıl önemlisi İslam'a) göre tümüyle
sapkın bir inançtı. Çünkü bir Yaratıcı'yı kabul etmelerine rağmen,
öldükten sonra tekrar diriltilip O'na hesap vereceklerini inkar
ediyorlardı. Bu nedenle "Allah korkusu"nu da reddediyor, insanın
yalnızca kendine sorumlu olduğunu öne sürüyorlardı. Immanuel Kant,
insanların, hayatlarını Allah korkusu üzerine dayandırmalarını "korku
ahlakı" olarak tarif etti.
Bir Gül-Haç üyesi olan Kant'ın (bkz. 2.
bölüm) bu fikirleri, aslında Masonik geleneğin genel felsefesinden
kaynaklanıyordu. Türk masonlarınca yayınlanan Mimar Sinan dergisi,
bunu çok açık bir biçimde şöyle ifade ediyor: "Mason felsefesi,
törenin korku üzerine kurulabileceğini, cehennem, Tanrı ya da yasa
korkusunun insanları gerçekten ve sürekli olarak iyi edebileceğini
benimseyemez. Böyle bir ahlakın, yani korku töresinin insancıl ahlak
ile ilişkisi olamaz." 6
Masonların böyle sapkın bir inanışa kapılmalarının ardında ise
pek çok şeyde olduğu gibi bu konuda da İbrani öğretisinin etkisinde
kalmış olmaları yatmaktadır. Çünkü Yahudi dini, "ahiretsiz bir din"dir,
cennet ve cehennem tanımaz. Ölümden sonra Allah'a hesap verileceğini
kabul etmez, dolayısıyla Allah korkusu da taşımaz. Mimar Sinan,
"gericiliğin nedenleri"ni konu edinen bir yazıda, cennet ve cehennem
inancının Yahudi dininde de olmayışının kendilerine büyük referans
olduğunu şöyle vurguluyor:
... Yahudi sinagoglarına bile girmemiş olan cennet
ve cehennem ilkeleriyle, 'madem ki anlamak imkansızdır, en iyisi
inanmak ve Tanrıdan gelen vahyi olduğu gibi kabul etmek değil midir?'
diye akla dayanmayan telkinleriyle yarattığı ve yaşatmayı da başardığı
taassup başta gelen nedenler arasında yer almıştır...7
Oysa Allah korkusu, Aydınlanmacıların göstermeye çalıştıkları gibi
insanın "medenileşmemiş" olmasından kaynaklanmaz. Tam tersine, insan
aklı ve kavrayışı arttıkça Allah'tan daha çok korkar (Kuran'da,
vahşi karakterli bedevilerin Allah'tan gerçek anlamda korkamayacağının
belirtilmesi [Tevbe Suresi, 97; Hucurat Suresi, 14] önemli bir örnektir).
Kuran'da tarif edilen bir biçimde Allah'ı kavrayan insan, O'nun
sonsuz büyüklüğü ve gücü karşısında korkar. Bu korku, Allah'a karşı
bir hata ve saygısızlık yapma korkusudur ve Kuran'da "haşyet" (saygı
dolu, içli bir korku) kelimesiyle ifade edilir. Buna karşın, insanların
ya da hayvanların bir başka yaratıktan korkmaları ise "havf" (ilkel
korku) olarak belirtilir.
Bu durumda, kendilerine "yol gösterici" olarak, Allah'tan korkmadıkları
Kuran'ın yüzlerce ayetinde vurgulanan Yahudilerin felsefesini benimseyen
Aydınlanmacıların, bu içlilikten çok uzak olması oldukça doğaldır.
Yahudilik; Bir Din mi, Yoksa İdeoloji mi?
"İsrail ruhundan söz
açıyoruz ve diğer
uluslara benzemediğimize inanıyoruz. Fakat
İsrail ruhu... putlaştırılmış kollektif
egoizmimizin mükemmel bir gösterisinden
daha ileri bir şey değildir ki."
- Martin Buber.8
Tüm bu incelediğimiz bilgilerin ardından, İbrani öğretisinin kendisinin
ne olduğu sorusuyla karşılaşıyoruz.
Din ve ideolojiler arasındaki en önemli farka yazının başında değindik:
Din, insanlara, bu dünyadaki yaşamın geçici bir yaşam olduğunu,
asıl amacın bu dünyayı yaratan Allah'ın rızasına uygun davranmak,
O'na kulluk etmek ve öteki dünyadaki (ahiret) Cennet'i kazanmak
olduğunu haber verir. Buna karşılık, ideolojiler, insanlara bu dünyada
mutlu bir yaşam vaadederler, insanların Allah'a karşı sorumlu olduklarını,
bu dünyadaki geçici yaşamdan sonra O'na hesap vereceklerini ya reddeder,
ya da görmezlikten gelirler. Kısacası, dinin (ki Allah katında tek
geçerli din İslam'dır) amaçları ilahidir ve bu dünyayla birlikte,
ondan daha da çok, öteki dünyadaki asıl ve sonsuz yaşamı kapsar.
İdeoloji ise ilahi değil, dünyevi amaçlara yöneliktir.
Aydınlanma felsefesine temel oluşturan Yahudiliği incelediğimizde,
bu "din"in, aslında bir din olmaktan çok, bir ideoloji olduğunu
görüyoruz. Irkçı, dünyevi, ilerlemeci ve materyalist bir ideoloji...
Din ve ideoloji arasındaki farkları göz önünde bulundurarak Yahudiliği
incelediğimizde, çarpıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Birincisi, Yahudiliğin kendine tabi olanlara neler vaadettiği ve
onları ne gibi amaçlara yönelttiğine bakıldığında ortaya çıkmaktadır.
Yahudilik, kendine tabii olanları, bu hayatın ardından başlayacak
olan asıl ve ebedi bir hayata kavuşturmak gibi bir hedef taşımaz.
Tam tersine, Yahudiliğin vaadi yalnızca bu dünya ile sınırlıdır.
Kendine tabi olanlara, Mesihi bir dönem vaadeder. Mesihi dönemde
vaad edilen de, ruhsal bir kurtuluş değildir (yani Yaratıcı'ya daha
çok yakınlaşmak, O'nun rızasını daha çok kazanmak gibi bir hedef
yoktur). Mesihi dönemin tek vaadi, dünya egemenliğidir. Yani dünyevi
ve materyalist bir hedef. Aynı ideolojiler gibi...
İkincisi, Yahudilik, kendine tabi olanlara, şahsi bir kurtuluş
da vaad etmez. Yani, her Yahudi Mesihi dönemi görecek ve dinin "nimet"lerinden
yararlanacak şeklinde bir düşünce yoktur. Tam tersine, kurtuluş,
bilinmeyen bir gelecekte var olacak olan bir kurtuluştur. Yahudiliğe
tabi olanların görevi, bu kurtuluşa katkıda bulunmaktır. Bireyler
ölür, gider. Ama önemli olan sonuçta Yahudiliğin kendisinin üstün
gelecek olmasıdır.
Bu kuşkusuz, ideolojilerin de vaadidir. Hem sosyalizm, hem de liberalizm,
hedeflerine kısa sürede varılacağını öne sürmez; tam tersine, hedeflerin
uzak olduğunu, ancak bireylerin kendilerini feda ederek, ilerdeki
bir zamanda kurulacak "yeryüzü cenneti" için çalışmalarını emrederler.
(Çin Komünist Par- tisi, Çin'in ancak 21. yüzyılın ortasında gerçekten
sosyalist bir ülke olacağını, bunun için de çok çalışmak gerektiğini
açıklamıştı. Liberallere göre de "vahşi kapitalizm"den kurtulmak
zaman ister; İngiltere'de ikiyüzyıl sürdüğü gibi).
Bir başka deyişle, hem Yahudilikte, hem de ideolojilerde, dünya
hayatı, binlerce yıl kesintisiz süren bir hayat olarak anlaşılmakta,
bireylere bu uzun görünen hayatın sonunda ulaşılacak bir "yeryüzü
cenneti" vaadedilmekte ve bu hedefe yönelik bir "ilerleme" kavramı
sunulmaktadır. Oysa, dünya hayatı, ortalama 60-70'er yıllık dilimlerden
ibarettir ve tek tek her insan bu dilimi Allah için yaşamakla yükümlüdür.
Kendinden öncekilerin ne yaptığının, ya da öldükten sonra "arkasında"
ne olduğunun kendisiyle bir ilgisi yoktur. Kuran'da, geçmiş kavimlerin
kıssaları anlatılırken, "onlar bir ümmetti;
gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız
sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz" (Bakara
Suresi, 134) şeklinde buyurulmuştur. Buna karşın, Yahudiler
kendilerini binlerce yıldır süren ve nesilden nesile aktarılan bir
geleneğin temsilcisi olarak görmektedirler. Yahudilik, bu noktada,
bir ideoloji olan muhafazakarlıkla da çok iyi birleşmektedir.
Üçüncüsü, Yahudilik ulusçudur. Bir ulusun, daha doğrusu bir ırkın
temsilcisidir ve o ırk için bir "yeryüzü cenneti" kurma hedefindedir.
(Mesihi dönemle gelecek olan bu "yeryüzü cenneti", diğer ırklar
açısından bir "yeryüzü cehennemi"dir kuşkusuz; bkz, "Giriş").
İdeolojiler de öyledir; insanların bir kısmına seslenirler, bu "kısım"
ise ilahi kıstaslara göre belirlenmiş bir kısım değildir. Ulusçuluk,
ırkçılık ve faşizm, açıktır ki yalnızca bir ırka kurtuluş vaadetmektedir.
Sosyalizm "proletarya"nın, kapitalizm zenginlerin cennetidir. Oysa
dine (İslam'a) göre, insanlar arasında ırk, ulus, sınıf gibi farklar
yoktur. Tek fark, ilahi kökenlidir, iman edenlerle etmeyenler arasındadır.
Bu da Yahudilikteki gibi aşılmaz bir sınır değildir. Dileyen iman
edenlerden olur, dileyen inkar edenlerden.
Dördüncüsü; Yahudilik, aynı ideolojiler gibi kalplere değil, bedenlere
seslenir. Yahudilik, yalnızca nelerin yapılması gerektiği üzerinde
duran ve "niyet", "ihlas", "Allah rızası" gibi kalbe yönelik İslami
kavramlardan hiç haberi olmayan bir öğretidir. Bunun en açık ifadesi,
Türk Yahudilerince yayınlanan Şalom gazetesindeki Yahudi düşüncesi
ile ilgili bir yazıda yer alıyor:
'Tanrı'ya inanmak' Yahudiliğin temel başlangıç
noktası değildir. Resul Jeremiah bile (16:11) İsrail'in başkaldırısını
Tanrı'nın ağzından şöyle anlatır: 'Beni terkettiler ve kanunlarımı
uygulamadılar'. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise şöyledir:
'İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar'.9
Hahamların Yahudilere öğüdü, "inançlardan vazgeçip, kanunları uygulamak"tır.
Çünkü kanunlar, "Yahudi olmak" anlamına gelir ve Yahudi ırkının
korunmasını sağlar. Ancak, Yahudiliğin bu kurallarına uyanların
Tanrı'ya inanıp-inanmamaları önem taşımamaktadır. Yeter ki, şekil
yerine getirilsin, ruh ve kalbin önemi yoktur.
İdeolojiler de böyledir. İdeolojiler, insanlardan, yalnızca kurdukları
sistemlere uymalarını isterler. İnsanların ne hissettikleri değil,
ne yaptıkları önemlidir. Sosyalist toplumda üretken, kapitalist
toplumda becerikli, faşist toplumda itaatli insanlar aranır ama
insanların bunları ne "niyet"le yaptıkları gibi bir soru yoktur
ortada.
Oysa İslam, yalnızca şekille değil, ondan çok ruhla ilgilenir.
Bir insanın samimi mümin olması için, namaz kılması, oruç tutması,
infak etmesi (Allah yolunda harcama) yeterli değildir. Bunları yapan
bir kişi "münafık" da olabilir; yani bunları Allah için değil, insanlara
gösteriş için de yapıyor olabilir. Mümin olmak, kalbe bağlıdır.
Bu nedenle ki, Yahudilikte "münafık" diye bir kavram yoktur. Gerçek
imanın olmadığı yerde, sahtesinin de olamayacağı için...
Tüm bunlar, Yahudiliğin bir dinden çok, ideoloji olduğunun delilleridir.
Ancak bunların ardından akla, Yahudiliğin ilahi kaynaklı bir kitabı
kendine referans kabul ettiği, bu nedenle de bir din olduğu şeklinde
bir itiraz gelebilir. Ancak M. Tevrat'a ve Yahudilerin bu kitapla
olan ilişkilerine baktığımızda, durumun pek de öyle olmadığı, Yahudiliğin
ilahi bir referansa dayanan bir din sayılamayacağı anlaşılıyor.
Bilindiği gibi bugünkü Tevrat Hz. Musa'ya verilen Tevrat değildir.
Dejenere olmuş ve ilahi vasfını yitirmiştir.
Dejenerasyon, tarih boyunca hemen her peygamberin ardından gelen
bir süreçtir. Zamanla peygamberin mesajı çarpık yorumlanmaya başlanır,
bu çarpık yorumlar dinin asıl kaynağı haline gelir ve din ilahi
özelliğini yitirir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:
Bu dinlerin yaşadığı dejenerasyon süreci, genellikle kendiliğinden
oluşan, insanların bilinçlerini yitirmeye başlamalarından kaynaklanan
bir süreçtir. Bu sürecin sonunda, insanlar dinden önceki sapkın
inançlarına geri dönmüşler ve çoğunlukla putperest olmuşlardır.
Yaşanan olay, bir bilinçsizlik olayıdır.
Ancak, Yahudilikte çok özel bir durumla karşı karşıyayız. Yahudilerin
yaptığı dejenerasyon, son derece bilinçli ve amaçlı bir dejenerasyondur.
Kuran'da, Yahudi önde gelenlerinin Tevrat'ı nasıl tahrif ettikleri
şöyle anlatılmaktadır:
Siz (Müslümanlar), onların (Yahudilerin) size inanacaklarını
umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor,
(iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.
... Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az
bir değer karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere.
Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta
olduklarına. (Bakara Suresi, 75, 79)
Ayetlerde tarif edilen olay açıktır: Yahudi önde gelenleri, ilahi
sözü bilinçli bir şekilde bozup değiştirmişlerdir. Bu kişilerin
inanç sahibi olacakları düşünülemez. Zaten aynı Yahudi önde gelenleri,
bir yandan da "inançlarınızdan vazgeçin ama kanunları uygulayın"
demektedirler. Dolayısıyla M. Tevrat'ın ilahi bir kaynak olduğu
öne sürülemez. Onu ilahi bir kaynak olmaktan çıkaranlar da, ilahi
sözü bilinçli bir şekilde değiştirerek, koyu ırkçı, dünyevi ve maddeci
bir ideoloji üreten Yahudi önde gelenleridir.
Yahudiliğin aslında bir ideoloji olması, çok önemli bir başka gerçeğe
de işaret etmektedir. Çünkü Yahudilik binlerce yıldır vardır, ancak
ideolojiler yalnızca birkaç yüzyıldır... Bu, bizi, ideolojilerin
arkaplanında Yahudiliğin olduğu sonucuna ulaştırır. Nitekim kitabın
önceki bölümünde de, bu bağlantının arkasındaki mekanizmayı keşfetmiş,
Avrupa'nın önce Protestanlık sonra da Aydınlanma ile nasıl dinden
ideolojiye döndüğünü incelemiş ve bu büyük dönüşümün Yahudi önde
gelenleri ve Tapınakçı geleneğin koruyucuları olan masonlar arasındaki
İttifak tarafından yönlendirildiğini görmüştük.
Kuşkusuz İbrani kaynaklarının ırkçı, dünyevi ve ilahi emre başkaldırmış
geleneğini kendine örnek alan Aydınlanma, insanı gerçek aydınlığa
çıkaramamış ve onu "yeryüzü cenneti" gibi bir takım boş kuruntulara
sürüklemekten başka bir işe yaramamıştır. Çünkü gerçek aydınlık
(nur) ve gerçek kurtuluş (felah) ancak insanın kendini ve Yaratıcı'sını
bilmesi ve O'nun kendisine gösterdiği yolda yürümesiyle elde edilebilir.
Çünkü, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "Allah,
rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları
kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola
yöneltip-iletir." (Maide Suresi, 16)
Frankistler, ya da 'Aydınlanmış' Yahudi Dönmeleri
ve Kabala-Aydınlanma İlişkisi
Aydınlanma'nın İbrani dini ve düşüncesi ile ilgili olduğundan yalnızca
biz söz etmiyoruz. Aydınlanma sürecinin Yahudi dini, toplumu ve
de Mesih Planı ile bağlantısını araştırırken, bu konuda ilginç bazı
görüşler ileri sürmüş olan "Frankistler" adlı Yahudi tarikatı karşımıza
çıkıyor. Jacop Frank adlı Sabetay Sevi benzeri Kabalacı bir "sahte
Mesih"in kurduğu bu "dönme" tarikatı, Aydınlanma ile Yahudi mistik
geleneği olan Kabala arasında bağlantı kurmuştu (ya da var olan
bağlantıyı ortaya koymuştu). Bunun yanında tarikatın lideri Frank,
Fransız Devrimi'nin yapılacağını önceden, her nasılsa, haber vermişti!
Bununda sözde "Mesih"in kehanet ilminden çok, kurduğu bağlantılardan
kaynaklandığını düşünmek daha mantıklı. Hele bu sözde Mesih'in varisinin
de sonradan Jakoben'lere katıldığını göz önünde bulundurursak, olaydaki
Kabala etkisi daha da açığa çıkıyor... "Yahudi Ansiklopedisi" Judaica,
sözkonusu bilgileri şöyle aktarıyor:
Kabala-Aydınlanma paralelliğini ortaya
koyan ve "tebaasına" Fransız Devrimi'nin Kiliseyi yıkacağı
müjdesini veren Kabalacı sahte Mesih Jacop Frank.
|
Jacop Frank, müridleriyle birlikte Çekoslovakya'nın
Bruenn kentinde 1786'ya kadar kaldı. Burada yöneticilerin desteğini
ve korumasını kazandı. Bağlıları arasında yarı-askeri bir rejim
kurdu. Erkek müridler üniforma giyiyor ve askeri eğitim görüyordu...
Bazı kaynaklar, Frank'ın müridlerine, Türkiye'nin bazı bölümlerini
de içine alan bir fetihi vaad ettiğini bildiriyorlar. Bu sıralarda
Frank, bazı müridlerini, bir ihtimal Avusturya hükümetinin politik
ajanları olarak, Türkiye'ye yolladı. Bu Frankistler, Türkiye'deki
'dönme'lerle işbirliği içinde çalıştılar. Bu dönemde Jacop Frank,
monarşileri devirecek ve özellikle Katolik Kilisesi'ni ortadan kaldıracak
bir devrimin yaklaştığından bahsediyordu. Ayrıca bu devrimden sonra
çıkacak savaşların ardından Frankist Dominyonu olarak adlandırılacak
toprakları ele geçirmek istiyorlardı. Yapılan askeri eğitim bunun
için bir hazırlık niteliğindeydi... Frank'in ölümünün ardından Moravya
ve Bohemya'da Yahudiliklerini sürdüren müridler, o dönem Yahudi
cemaatlerinde yayılan Haskalah (Haskalah, 'Yahudi Aydınlanması'
olarak adlandırılır) akımıyla yakın ilişki içine girdiler, ayrıca
Kabala'nın devrimci mistisizmi ile Aydınlanma'nın rasyonalist düşünceleri
arasında bağ kurma yoluna gittiler... Frankistlerin geleneksel Kabala
ve Aydınlanma düşüncesi arasında kurdukları bağ, hem Prag'da bıraktıkları
yazılı belgelerde hem de Bohemya ve Moravya'daki ailelerin tutumlarından
açıkça anlaşılmaktadır... Jacop Frank'in kuzeni Moses, son dönem
Frankist akımının önde gelenlerindendi... Moses, daha sonra Franz
Thomas von Schoenfeld adıyla ünlü bir Alman yazarı ve mistik bir
Yahudi Kabala sisteminin kurucusu olarak ünlendi. Daha sonra da
Junius Frey adıyla devrimci bir Jakoben oldu.10
Kabala-Aydınlanma ilişkisi başka Yahudi kaynaklarında da vurgulanır.
Aydınlanma'ya Kabala adına sahip çıkan tek Yahudi grubu Frankistler
değildir. Bir başka "sahte Mesih" hareketi olan Sabetaistlerin Aydınlanma'nın
temeli olan rasyonalizm akımıyla olan yakınlıkları da, aynı ilişkinin
bir göstergesidir. Modern çağın en önemli Kabala uzmanlarından biri
olan Gershom G. Scholem şöyle yazar:
19. yüzyılın ortalarında, Macaristan'daki Yahudi
hareketinin önderi Leopold Loew, Moravia'daki Sabetaistlerle ilişkiye
geçmişti. Loew'in yazdıklarından, Sabetaistlerle birlikte yeni rasyonalizm
akımının yayılması yönünde önemli propaganda yaptıklarını öğreniyoruz.
Buna rağmen, Yahudi literatüründe, mistik Yahudi geleneğiyle rasyonalizm
akımı arasındaki önemli ilişkiden genellikle söz edilmez... ...
Praglı Yahudi mistiklerinin ruhani lideri olan Jonas Wehle'nin 1800'lerde
yazdığı yazılar da, rasyonalizmle Yahudi mistisizminin çarpıcı bir
ilişkisini ortaya koyar. Çok geniş olan çalışmaları arasında, Talmud'un
Aggadoth öyküsüne getirdiği ilginç bir yorum vardır: Buna göre,
Yahudi ulusunun büyüklerinin konacağı anıt-mezarda, Sabetay Sevi
ve Isaac Luria gibi Kabalacıların yanında, Moses Mendelssohn ve
Immanuel Kant gibi Aydınlanmacılar da yer alabilir...11
Fransız Localarının Kuruluşu
ve Fransız Aydınlanmasının Gelişimi
Önceki bölümde incelediğimiz gibi masonluk ilk olarak İskoçya'ya
kaçan Tapınakçılar tarafından bugünkü şekliyle örgütlenmişti ve
yayılma alanı da ilk olarak İskoçya ve İngiltere oldu. Yüzyıllar
boyunca yeraltında faaliyet gösteren masonluk, İngiltere'de, dini
otoriteye karşı giriştiği mücadeleden zaferle çıktığı kesinleşince,
1717 yılında varlığını tüm dünyaya duyurarak "yer üstü"ne çıkmıştı.
Bundan sonra mason locaları Kıta Avrupası'nda da hızla gelişti.
Fransa'daki ilk localar, 1737 yılında Andrew Michael Ramsay adlı
bir şövalye tarafından kuruldu. Ramsay, 1681'de İskoçya'da doğmuş
ve Edinburgh Üniversitesi'nde okumuştu. Asıl misyonu ise o dönemde
henüz gizli olan mason localarına katılması ve masonlardan oluşan
ve Büyük Üstad Newton'un başkanlığını yaptığı Royal Society'e girmesinden
sonra başladı. Locada yetenekleriyle dikkat çeken Ramsay, üstadlar
tarafından masonluğu Fransa'ya taşıyacak kişi olarak seçildi.
Ancak Fransa gibi Katolik bir ülkede loca kurmak,
bunun için izin almak kuşkusuz zor bir işti. Bu nedenle de Ramsay,
temkinli davranmaya karar verdi. Misyonuna başlamadan bir süre önce
Katolikliği kabul etti ve kısa süre içinde kendini bir "şövalye"
yaptırmayı başardı. Bu Katolik ünvanlar altında Fransa'ya gittiğinde
ülkedeki ilk locaları kurmak için gerekli izni rahatlıkla aldı ve
Fransız masonluğu resmi olarak 1737'de çalışmalarına başladı. Fransız
locaları kısa sürede hızla gelişti ve çok sayıda ünlü kişi örgüte
katıldı. Örgüt, Krala ve Kiliseye saygılı görünüyordu, ancak gerçekte
içinde masonluğun en devrimci ve Kilise-karşıtı kanadını taşıyordu.
Born in Blood kitabının yazarı John J. Robinson, 1743 yılında Alman
Baronu Von Hund'un sözkonusu Fransız localarından birisine davet
edildiğini anlatıyor. Baron'un günlüğünde yazdığına göre, onu locaya
götüren masonlar, kendisine örgütün gerçek kimliğini anlatmış, Tapınakçılar'ın
devamı olduklarını ve büyük hedeflerin peşinde olduklarını bildirmişlerdi.
Örgüte katılmayı kabul eden Baron'a, Almanya'ya dönmesi ve bir sonraki
emri beklemesi söylenmişti. Baron ülkesine döndü ve Tapınakçı geleneğe
açıkça bağlı olan masonik bir loca kurdu. Goethe, Mozart gibi ünlü
isimler bu locanın üyeleri arasında yer aldılar.12
Fransa'da gelişen bu yeni locaların, İngiltere'deki
biraderleriyle önemli bir yöntem farkına sahip olduklarını da vurgulamakta
yarar var. Hatırlarsak, o dönemde İngiltere'de, Katolik Kilisesi'ne
ve Kilise'ye bağlı olan krallara karşı girişilen mücadele kazanılmış
ve İngiltere Protestan bir ülke olmuştu. Kraliyet ailesi ise masonlukla
son derece içli-dışlı hale gelmişti. İngiliz masonları, bir "devrim"
peşinde koşmuyorlardı artık. John J. Robinson'ın dediği gibi, "masonluk
artık düzeni yıkmaya çalışmıyordu, çünkü düzenin kendisi haline
gelmişti." 13
Buna karşılık Fransa'daki durum çok farklıydı. Herşeyden önce Fransa
Katolik bir ülkeydi, onu Protestan yapmak gibi bir şey ise ne mümkün
ne de mantıklı görünüyordu. Ayrıca Fransa Kralı'yla görülecek tarihi
bir hesap da vardı: Önceki bölümde incelediğimiz gibi, Tapınakçılar'ı
tutuklayıp yasadışı ilan eden, sonra da 1314 yılında örgütün Büyük
Üstadı olan Jacques de Molay'ı idam ettiren kişi, Papa'yla birlikte
Fransa Kralı'ydı. Jacques de Molay'ın öcünü almak için ritlere eklenen
"Kadoş Şövalyesi" (İbranice İntikam Şövalyesi) derecesinin Lyon'da,
yani Fransa'da kurulmuş olması da dikkat çekiciydi. Jacques de Molay'ın
öcü ile Hiram'ın öcünü özdeşleştiren masonlar, kuşkusuz sözkonusu
intikamı en anlamlı olarak yine Fransa Kralı'ndan alabilirlerdi.
Kısacası, localar, Fransa'da, İngiltere'de olduğu gibi "reform"
yöntemiyle iktidarı ele geçiremezlerdi. Daha keskin ve çarpıcı bir
dönüşüm, bir "devrim" gerekliydi. (İngiliz ve Fransız locaları arasında
şartlar gereği oluşan bu yöntem farkı, daha sonra "İskoç Riti" ve
"Fransız Riti" arasında doğacak olan ayrımın da kaynağıydı. Ancak,
görüldüğü gibi ayrılık amaçlarda değil, yalnızca araçlardaydı. Her
iki "rit" de, İttifak'ın genel stratejilerine aynı ölçüde bağlıdırlar.)
Umberto Eco, 18. yüzyılın ortasında Fransız localarında
yaşanan atmosferi şöyle tarif ediyor:
Localar çoğalıyor, monsenyörler, markiler, dükkan sahipleri masonluğun
çekimine kapılıyorlar, kral ailesi üyeleri büyük üstadlar oluyorlardı.
Von Hund denen adamın Tapınakçı Geleneğe Bağlılık locasına, Goethe,
Lessing, Mozart giriyorlar, askerler arasında localar ortaya çıkıyor,
alaylarda gizli, Hiram'ın öcünü alma planları kuruluyor, yakında
patlak verecek devrim üzerine tartışılıyordu...14
İşte böyle bir ortamda Aydınlanma düşüncesinin en radikal ve en
din karşıtı ekolü olan Fransız Aydınlanması doğdu. Önceki bölümde,
Aydınlanmaya öncülük eden Francis Bacon, Rene Descartes, Immanuel
Kant, Isaac Newton, John Locke gibi isimlerin mason ya da Gül-Haç
üyesi olduklarına değinmiş ve İbrani felsefesiyle yakın ilişkilerine
dikkat çekmiştik. Bu kişiler, İngiliz ve Alman Aydınlanması'nın
öncüleriydi. Bacon, bilimin amacının Allah'ı tanımak ve kavramak
değil, doğayı insan için sömürmek olduğunu öne sürmüştü. Descartes,
dünyayı bir makina olarak görmüştü ve bu "makina"nın hiçbir ilahi
amacı ve düzeni olmadığına inanıyordu. Ona göre tek mutlak bilgi,
bilimsel bilgiydi; insanın en doğru ve mutlak bilgiyi "vahiy"den
öğrenebileceğini reddediyordu. Geliştirdiği Kartezyen felsefe ile
de, devlet ve toplumun dinden koparılmasının altyapısını hazırlamıştı.
Newton da önceki sayfalarda değindiğimiz gibi evreni mekanik bir
saate benzetmiş ve mutlak varlığın madde olduğunu öne sürmüştü.
Bu düşünürlerin geliştirdikleri mekanik evren modeli ise John Locke,
J. J. Rousseau, Montesquieu gibi düşünürlerce sosyal bilimlere aktarıldı.
Ve seküler sistem ve ideolojilerin zemini hazırlandı.
Fransız Aydınlanması, bu din-dışı
evren ve toplum modellerinin en radikalini geliştirdi. İlginç olan,
Fransız Devrimi'ni de üreten bu Aydınlanma akımının yine localar
eliyle gerçekleştirilmiş olmasıydı. Türk masonlarının ya- yın organı
Mimar Sinan dergisi, bunu en kısa biçimde şöyle vurguluyor: "1789
Fransız İhtilali mason düşünürler tarafından hazırlanmıştır. Hürriyet,
eşitlik, kardeşlik ilkesini benimseyen İnsan Hakları Beyannamesi,
Montesquieu,Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarımızın ilham
ve irşadlarıyla yayınlanmıştır." 15 Yine Türk
masonlarınca yayınlanan Mason Dergisi, şöyle yazıyor: "Fransa'da
feodal sistemi yıkarak Büyük İhtilali yaratanların başında Montesquieu,
Voltaire, J. J. Rousseau ve materyalizmin öncülerinden Diderot ile
etrafında kümelenen Ansiklopedistlerin isimleri yazılıdır. Bunların
hepsi masondu." 16 Mimar Sinan, bir başka sayısında
şu bilgileri veriyor:
İhtilal öncesi dönemde Fransız masonları arasında
çok ünlü kişilere rastlanmaktadır. İlk zamanlar Fransız kamuoyunda
ve özellikle 'esprit'li kişiler gözünde bir çeşit 'fantezist gevezelik'
topluluğu gibi görülen masonluk, zamanla aynı 'esprit'li kişileri
de localarına almayı başarmış ve böylece devrin çok ünlü aydınları
locaların sütunlarını süslemekte gecikmemişlerdir. Bu arada ünlü
Ansiklopedistlerin hemen hepsi locaların üyesi olmuştur. Her halde
bunların locaların sütunlarında bulundukları sırada 18. yüzyılın
görüşlerini biraderlere sürekli şekilde belirttikleri tahmin olunabilir.17
Fransa Büyük Şark Locası 1971-1974 yılları arası Üstad-ı Azam Fred
Zeller, hatıralarında devrim öncesi Masonik faaliyetlerinden şöyle
söz ediyor:
1789 devrim öncesi Fransa'sında masonlar, geleneklerle
açıkça çatışan fikirlerle ihtirasla uğraştılar ve bunu loca haricinde
de yaydılar... Voltaire'in ölümünden kısa süre önce kayıt olduğu
sütunlarında devrin en meşhur filozoflarının yer aldığı Dokuz Kızkardeşler
Locası'nın, mevcut düzeni yıkacak fikirlerin yayılmasında payı büyük
oldu... Masonlar, yarım asır boyunca sabırla, yavaş yavaş devam
eden bu gizli, yasak tartışmalarla, milli bilince yerleşik düzeni
değiştirme ümit ve azmini aşıladılar.18
Bu masonik kaynaklardan da anlaşıldığı gibi devrimin altyapısı
oluşturan anti-monarşik ve anti-Kilise düşünceler büyük ölçüde masonluğun
ürünüydü. Devrimin kendisi de aynı kaynaktan geldi. Jacques de Molay'ın
öcü, Tapınakçı geleneğin bağlılarından başka kimin tarafından alınabilirdi
ki?...
Jacques de Molay'ın Öcü
İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adlı kitabında
locaların devrimin hazırlanmasındaki rolüne dikkat çekiyor. Buna
göre, en etkili localardan biri, büyük üstadlardan Savalette de
Lage tarafından kurulan Gerçeğin Dostları adlı gizli örgüttü. Bu
locanın politik felsefesi, devrimi doğuran sosyal reformun ana hatlarını
çiziyordu. Savalette de Lage ile ilişki içinde olan bir diğer önemli
loca, Neuf Soeurs (Dokuz Kızkardeşler) locasıydı. Üyeleri arasında
Voltaire, Benjamin Franklin, Paul Jones gibi isimlerin yer aldığı
loca, özellikle Kilise'nin dini eğitim sistemine karşı seküler bir
alternatif geliştirmeye çalışmıştı. Tarih, edebiyat, kimya ve tıp
konularında Kilise öğretisinin tümüyle dışında ve tümüyle seküler
teoriler geliştirildi. Bu loca tarafından kurulan Apollo Koleji,
devrim sırasında Lycée Republican adını aldı.
İllümine kökenli masonluğun devrimde büyük rolü
olduğu, devrimin hemen arkasından kaleme alınan çeşitli kitaplarda
dile getirildi. Yaygın bir iddiaya göre, Fransız Devrimi'ni ateşleyen
ayaklanmanın planı, 1782 yılında Wilhelmsbad'da toplanan Büyük Masonik
Konvansiyon'da yapılmıştı. Konvansiyona katılanlar arasında devrimin
önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardı. Mirabeau, Fransa'ya
döner dönmez Konvansiyon kararlarının detaylarını Fransız locaları
içinde organize etti.19
Devrimin perde arkasında önemli bir rol oynayan
kişilerin başında ise Comte Cagliostro geliyordu. Asıl adı Joseph
Balsamo olan Sicilya doğumlu Cagliostro, Almanya'da hem klasik mason
localarına hem de İllüminati locasına üye olmuştu. Bir süre sonra
devrimin altyapısını hazırlayacak ajanlardan biri olarak seçildi.
Görevi tüm Avrupa'yı dolaşarak radikal ve devrimci düşünceleri yaymaktı.
Sonunda Fransa'ya giderek Jakobenlere katıldı. 1785'teki Büyük Masonik
Kongre'de devrimin hazırlığı ile ilgili yeni direktifler aldı. Aynı
yıl patlak veren ünlü Kraliçe Gerdanlığı skandalının merkezinde
Cagliostro vardı. Skandal, Kraliçe ile Kardinal arasında bir aşk
macerası yaşandığı izlenimi vermek için düzenlenmiş bir komploydu
ve halk arasında hem Kraliyet'in hem Kilise'nin itibarını büyük
ölçüde zayıflattı. Skandalın masonların bir ürünü olduğunu Fransız
romancı Alexandre Dumas da doğrular.20
Loca tarafından "ajan-provokatör"
olarak görevlendirilen Cagliostro, Kraliçe Gerdanlığı skandalının
ve devrime zemin hazırlayan daha pek çok gelişmenin merkezindeydi.
1787 yılında Londra'da bulunduğu sırada Paris'teki dostlarına yazdığı
bir mektupta, yaklaşan devrimden söz etmiş, Bastille hapishanesinin
basılacağını, Monarşinin ve Kilise'nin yıkılacağını ve akıl prensipleri
üzerinde yeni bir din kurulacağını haber vermişti.21
Bu, kuşkusuz Cagliostro'nun inanılmaz ileri görüşlülüğünden değil,
loca içindeki üstlerinden aldığı istihbarattan kaynaklanıyordu.
Çünkü Michael Howard'ın ifadesiyle, "1785-1789 yılları arasında
Fransa'da yer alan çok sayıdaki loca monarşiyi ve kurulu düzeni
yıkmak için full-time çalışıyordu".22
Devrim gerçekten de büyük ölçüde
bir mason eseriydi. Masonlar devrimi hem kurmak istedikleri sosyal
düzen için büyük bir aşama, hem de Tapınakçılar'a karşı Fransa Kralı'nın
yaptıklarının bir intikamı olarak görüyorlardı. Kışkırtılmış yığınlar
Bastille hapishanesine doğru yürüdüklerinde Mirabeau, "Monarşi,
Tapınakçılar Örgütünün torunlarından öldürücü bir darbe aldı" demişti.23
Bu arada, içindeki tutuklu sayısının iki elin parmaklarını geçmediği
ve hiçbir stratejik önemi olmayan Bastille hapishanesinin bu denli
büyük bir sembol haline getirilmesinin de bir anlamı vardı: Tapınakçılar'ın
Büyük Üstadı Jacques de Molay 1314 yılında idam edilmeden önce uzun
süre Bastille'de tutuklu kalmıştı!... Devrimle birlikte madem De
Molay'ın intikamı alınıyordu, o halde öncelikle Bastille hedef alınmalıydı.24

Tapınakçılar'ın Büyük Üstadı Jacques de Molay, 1314 yılında
bir süre Bastille hapishanesinde tutuklu kalmış, sonra da
Fransa Kralı ve Papa'nın emriyle idam edilmişti. Devrimi gerçekleştiren
masonlar, bu nedenle yaptıklarını Kral ve Kilise'ye karşı
alınan bir intikam olarak gördüler. Kralın kafası kesildiğinde
"Jacques de Molay, öcün alındı" seslerinin yükselmiş olması,
ya da stratejik hiçbir önemi olmayan Bastille'in devrimin
odak noktası haline getirilmiş olması bunun göstergelerindendir.
|
Devrimin içinde masonluğun, daha doğrusu yeni-Tapınakçıların
oynadığı rol, Cagliostro tarafından henüz daha 1789 yılında itiraf
edildi. Cagliostro Engizisyon tarafından tutuklanmıştı ve canını
kurtarmak için bildiği herşeyi bir bir anlattı. Anlattıklarının
başında, Tapınakçı geleneği koruyan masonların tüm Avrupa'da zincirleme
bir devrim yapma planları geliyordu. Masonların asıl amacının ise,
Tapınakçıların yarım bıraktığı işi bitirerek Papalığı yok etmek
olduğunu, ya da Papalığın ele geçirilmesinin hedeflendiğini de itiraf
etmişti. Cagliostro'nun anlattıklarından, İttifak'ın öteki kanadının
da sözkonusu zincirleme devrim tezi içinde yer aldığı anlaşılıyordu:
Çünkü Cagliostro'nun itirafları arasında, uluslararası Yahudi banker
hanedanı Rothschild'ın tüm bu devrimci faaliyetleri finansal yönden
desteklediği, Fransız Devrimi'nde de yine Rothschild kaynaklı paraların
önemli rol oynadığı da yer alıyordu.25
1796 yılında Fransa'da The Tomb of Jacques de Molay adlı bir kitap
yayınlandı. İçinde, Fransız Devrimi'nin, kökenleri Tapınakçılara
uzanan masonlar tarafından yapıldığı anlatılıyordu. Bir yıl sonra
Cizvit rahibi Father Bamuel Memoires pour serir de l'histoire du
Jacobinisme diye bir kitap yazdı. İçinde Tapınakçılar'ın mason görüntüsü
altında halen var oldukları ve devrimi de onların yaptığı anlatılıyordu.
Rahip, İngiliz İç Savaşı'nın da bir Tapınakçı tezgahı olduğunu yazmıştı.
1808 yılında Paris'teki St. Paul Kilisesi'nde
Jacques de Molay'ın anısına bir anma töreni düzenlendi. Törene katılan
masonlar, aynı Ortaçağ Tapınakçıları gibi giyinmişlerdi. De Molay'ın
kemikleri ve bazı şahsi eşyaları üzerinde ritüeller yapıldı. Masonlar
daha sonra töreni dışarı taşırarak Tapınakçı bayrakları ile Paris
caddelerinde yürüyüş yaptılar.26 5 yüzyıl önce
Kral ve Kilise tarafından Paris'te idam edilmiş olan Jacques de
Molay bu kez yine Paris'te törenle anılıyordu. Kilise de Kral da
artık yoktu çünkü.
1 Malachi Martin,
The Keys of This Blood: The Struggle for World Dominion Between
Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev, and the Capitalist West, New
York: Simon & Schuster, 1990, s. 523.
2 Alia İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam,
Çev. Salih Şaban, 2.b., İstanbul: Nehir Yayınları, Haziran 1993,
ss. 275-277.
3 Ibid., ss. 215-216.
4 Yahudi dininin amaçlarının tümü dünyevidir, maddeye
yöneliktir. Yahudiliğin "metafizik" boyutu da öyledir.
Kitabın başından bu yana, Kabala'ya göndermeler yapıyoruz. Ancak
dikkat edilirse, İbrani dininin"metafizik" boyutunu oluşturan
Kabala'nın amacı, metafizik, ruhi bir kurtuluş değildir; tam tersine
Kabala, metafizik yöntemleri büyüyü kullanarak fizik dünyayı etkilemenin,
"dünyaya egemen olma" gibi maddi bir amacı gerçekleştirmenin
yoludur.
5 Alia İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam,
s. 218.
6 Mimar Sinan, sayı 17, 1974, s. 7.
7 Mimar Sinan, sayı 70, 1988, s. 61.
8 Şalom, 8 Mart 1989.
9 Şalom, 8 Mart 1989.
10 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, ss. 67, 68.
11 Gershom G. Scholem, Major Trends in Jewish Mysticism,
ss. 301, 304.
12 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets
of Freemasonry, New York: M. Evans & Company, 1989, s. 184.
13 Ibid., s. 304.
14 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Çev. Şadan Karadeniz,
2.b., İstanbul: Can Yayınları, s. 407.
15 Mimar Sinan, sayı 6, s. 66.
16 Mason Dergisi, sayı 23-24, 1976, s. 41.
17 Mimar Sinan, sayı 36, 1980, s. 51.
18 Fred Zeller, Hatıratlar, ss. 14-15.
19 Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret
History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b.,
London: Rider, 1989, s. 64.
20 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 403.
21 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 66.
22 Ibid., s. 67.
23 Ibid., s. 68.
24 Ibid., s. 69.
25 Ibid., s. 69.
26 Ibid., s. 70.
|