|
AHİR ZAMANIN ZAMANI
Hadisler bizlere ahir zamanın ilk evresinin büyük bir
fitne olacağını haber veriyor. Bu fitnenin en büyük özelliği insanların
dinden sapmaları, ikinci özelliği ise dünyada büyük bir kargaşa,
savaş, adaletsizlik yaşanmasıdır. Bediüzzaman Said-i Nursi, Mektubat'ta
ahir zaman fitnesinden şöyle söz eder: "Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden
tevellüd eden bir cereyan-ı nemrudane, gittikçe ahir zamanda felsefe-i
maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkar
edecek bir dereceye gelir." Yani; Tabiatçı ve materyalist felsefeden
doğan bir "nemrudi" (Hz. İbrahim'in mücadele ettiği deccal) akım,
ahir zamanda maddeci felsefe sayesinde yayılarak kuvvet bulup, Allah'ı
inkar edecek bir dereceye gelecektir. Bu, ahir zaman fitnesinin
daha önce hiç görülmemiş derecede büyük bir inkar (küfür) sistemi
kuracağını haber verir.
Kitabın başından beri incelediğimiz Yeni Seküler Düzen
(Novus Ordo Seclorum), işte bu fitnedir.
Düzen, dünya tarihinde hiç olmadığı kadar insanları sekülerleştirmiş,
dinden koparmıştır. Protestanlık ve ardında Aydınlanma ile Avrupa'da
doğan seküler düzen (buna daha akademik bir ifadeyle modernite de
denebilir) tüm diğer coğrafyalara ithal edilmiş, insanların Allah'tan
uzak, O'ndan bağımsız bir hayat yaşayabileceği vehmi zihinlere enjekte
edilmiştir. Dini kimliklerin yerine seküler kimlikler üretilmiş,
dini otoritelerin yerine seküler otoriteler yerleştirilmiştir.
Yeni Seküler Düzen'in yeryüzünde oluşturduğu anarşi ve
zulüm de ahir zaman fitnesinin tanımına uymaktadır. Düzen, kitabın
önceki bölümlerinde gördüğümüz gibi tüm yeryüzünü kana boğmuştur.
Avrupa'daki mezhep savaşlarından Fransız ya da Bolşevik devrimleri
gibi ihtilallere, ulus-devlet çatışmalarından dünya savaşlarına,
ideolojik çarpışmalardan Üçüncü Dünya katliamlarına kadar pek çok
toplu ölüm ve acı, bu Düzen'in sonuçlarıdırlar. Düzen'in zirveye
tırmandığı 20. yüzyıl, daha önceki dünya tarihiyle kıyaslanamayacak
kadar kanlıdır. Düzen'i kuran ve yöneten Yahudi önde gelenleri,
Kuran'da bildirilen "... (Yahudiler) yeryüzünde
bozgunculuğa çalışırlar..." (Maide Suresi, 64) hükmü uyarınca,
yeryüzünde bozgunculuk üretmişlerdir. İsra Suresi'nin başında haber
verilen İsrailoğullarının çıkaracağı global bozgunculuk ve kibirli-yükseliş,
ahir zaman fitnesinin kendisidir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Ahir zamanın zamanı konusunda bize yol gösteren asıl
konu ise Mehdi konusudur. Mehdi, az önce belirttiğimiz gibi ahir
zamanın büyük fitnesi zamanında ortaya çıkacak ve bu fitneyi bastıracaktır.
Mehdi'nin ne zaman çıkacağı ise hadislerde en çok üzerinde durulan
konulardan biridir. Mehdi'nin geleceği zaman bellidir ve bu da,
ortaya çıkışından kısa bir süre önce belirecek alametler ile anlayanlara
duyurulacaktır.
1480-1567 yılları arasında yaşamış
olan Ali bin Hüsameddin El Muttaki'nin hadislere ve diğer İslami
kaynaklara dayanarak yazdığı Ahir Zaman Mehdi'sinin Alametleri (Kitab-ül
Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman) adlı kitapta, Mehdi'nin
gelişinden önceki ortamla ilgili Peygamberimiz (s.a.v.)'ın şu haberi
aktarılmaktadır: "Ahir zamanda ümmetimin başına, sultanlarından
şiddetli belalar gelir, öyle ki yerler Müslümanlara dar gelir. O
zaman Allah, daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduran
benim soyumdan birisini gönderecektir." 17
Peygamberden bize ulaşan bir diğer
hadis ise şöyledir: "Yemin ederim ki bu ümmete öyle şiddetli belalar
gelecek de, kişi zulümden gaddarlıktan kurtulmak için sığınacak
bir yer bulamayacaktır. Öyle sıkıntılı bir sırada Allah, benim hanedanımdan
bir kimseyi gönderecek." 18
Bu hadisler, Mehdi'nin ortaya çıkışından hemen önce,
İslam ümmetine karşı çok büyük bir saldırı, çok büyük bir baskı
olacağından söz etmektedir. Ve, bir önceki bölümde incelediğimiz
gibi bugün Düzen'in dünya Müslümanlarına karşı girişmiş olduğu saldırının
tanımı tam da budur. Hadiste geçen "ümmetimin başına sultanlarından
şiddetli belar gelir" ifadesi, İslam dünyasının dört bir yanında
bolca bulunan ve Düzen'le (özellikle de İsrail'le) işbirliği içine
girerek ülkelerindeki Müslümanlara baskı uygulayan seküler liderleri
tarif etmektedir. Son otuz-kırk yıla bir göz attığımızda, bu "sultan"ların;
Şah Rıza Pehlevi, Habib Burgiba, Cafer Numeyri, Enver Sedat, Hüsnü
Mübarek, Kral Hüseyin, Cezayir cuntası, Fas Kralı Hasan, Hafız Esad,
Suharto gibi örneklerini gözlemleyebiliriz.
Ahir zamanın en önemli olaylarının başında Mehdi'nin
ortaya çıkışı ve onun liderliğinde İslam egemenliğinin kurulması
gelmektedir. Bu nedenle, bu konuyu daha ayrıntılı incelemek gerekiyor.
Mehdi Konusuna Giriş
Ayetlerde, ahir zamanda Mehdi'nin çıkarak İslam'ı hayata
döndüreceğine dair pek çok işaret bulunmaktadır. Mehdiyet konusu
ile ilgili Kuran'da bildirilen hususlardan birisi, İslam ahlakının
yaygınlaşıp insanlar arasında hakim olacağıdır. Tevbe Suresi 32.
ve 33. ayetlerde şöyle buyurulmuştur:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar.
Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını
istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere
üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur.
Ayette İslam'ın bütün dinlere (farklı inanç ve yaşam
sistemlerine, İslam-dışı her türlü ideoloji ve güce) üstün kılınacağı
haber veriliyor. Bu vaat Peygamberimiz (s.a.v.)'ın ve dört halife
zamanında yerine gelmişti. O dönemde İslam karşılaştığı her dine
üstün geldi. Ancak bugün İslam, dünyanın dört bir yanındaki dinlerle
muhataptır ve Allah İslam'ı onlara da üstün kılacaktır. Bu ise İslam'ın
sonunda tüm dünyaya egemen olacağı anlamına gelir.
Enbiya Suresi'nin 105. ve 106. ayetlerinde de, yeryüzünün
sonunda "Allah'ın salih kulları" tarafından hakimiyet altına alacağı
haber verilir:
Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz
Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. Gerçek şu ki
kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj'
(veya gerçek bir çıkış yolu) vardır.
Allah Nur Suresi'nin 55. ayetinde ise şöyle bildirmiştir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara vaadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl
'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar
sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine
yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe
çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir
şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar
fasıktır.
Ayette, şirk koşmadan, katıksız bir biçimde Allah'a kulluk
eden ve "salih amel" işleyen (O'nun hükümlerini koruyan, yolunda
çabalayan, cihad eden) müminlerin, kendilerinden öncekiler gibi
yeryüzünde güç ve iktidar sahibi olacağı haber verilmektedir. Öncekiler,
Kuran'da anlatılan Resuller ve onların ümmetleridir. Hz. Nuh, Hz.
Lut, Hz. Hud, Hz. İbrahim gibi Resuller yanındaki müminler ile birlikte
kafir kavmine karşı galip gelmişler; Hz. Süleyman, Hz. Zülkarneyn
gibi müminler egemenlikleri altındaki tüm insanlara adalet getiren
yönetimler kurmuşlardır. Aynı şey Hz. Muhammed (s.a.v.) için de
geçerlidir.
Demek ki, Kuran'ın bize verdiği mesaja göre; bir zaman,
Müslümanlar "yeryüzünde güç ve iktidar" sahibi olacaklardır, bunun
içinse katıksız ve üstün bir imanın hayata döndürülmesi gerekmektedir.
Bu noktadan hareketle de, Müslümanların mutlaka ve mutlaka
bir lidere (halifeye) muhtaç olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü aksi
bir model yoktur. Kuran'da anlatılan tüm kıssalarda, müminler bir
imama tabidirler. Bu lider çoğu zaman peygamberdir (Peygamber olmadığı
halde imam olanlar da vardır, Talut gibi). İmam hem ümmetin imanına
ve hidayetine aracı olur, hem ümmeti yönetir, hem de inkarcılara
karşı yürütülen mücadelenin liderliğini üstlenir. Kuran'ın hiçbir
yerinde başıboş bir mümin topluluğundan söz edilmemektedir. Bu,
Adetullah'a, yani Allah'ın kanuna aykırıdır.
Ahir zamanda ise Müslümanları doğru yola götürecek ve
dünyaya barış ve adalet getirecek bir lider olan "Mehdi" görev yapacaktır.
Bir hadiste, Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle demektedir:
Aranızda nübüvvet (peygamberlik) Allah'ın
istediği kadar sürer, sonra onu kaldırmayı istediği zaman da kaldırır.
Sonra Allah'ın sürmesini murad ettiği kadar (otuz sene) 'nübüvvet
yolunda halifelik' gelir. Sonra kaldırmayı istediği zaman onu kaldırır.
Ve Allah'ın murad ettiği kadar devam eden 'şiddetli bir meliklik'
idaresi gelir... Sonra onu kaldırmayı istediği zaman kaldırır. Sonra
zorba bir idare gelir. Sonra da 'nübüvvet yolu üzere bir hilafet'
gelir.20
Kısacası, Kuran'da bildirilen ayetler ve hadislerin açık
ifadeleri, bizlere ahir zamanda Müslümanların yeryüzünde güç ve
iktidar sahibi olacakları ve özel gönderilmiş bir halifenin emri
altında birleşecekleri göstermektedir. Bu halife bir "Mehdi", yani
kendisine özel olarak bir hidayet verilmiş ve insanların hidayetine
aracı olacak bir kişi olacaktır.
Mehdi'nin ne zaman geleceği de kuşkusuz son derece önemli
bir sorudur. Az önce, ahir zamanın büyük fitnesinin günümüze karşılık
geldiğini söylemiştik. Aynı durum Mehdi için de geçerlidir. Hadislerde
bu büyük olayın tam olarak ne zaman gerçekleşeceği de haber verilmiştir
ve bu haberler, içinde bulunduğumuz zaman dilimini göstermektedir.
Mehdi'nin Ortaya Çıkış Zamanı
Peygamber Efendimiz'den bize ulaşan
bir hadis şöyledir: "Kıyametin kopması için sadece bir günden başka
vakit kalmamış da olsa, Allah benim ehl-i beytimden bir zatı gönderecek,
yeryüzü zulümle dolduğu gibi o yeryüzünü adaletle dolduracaktır."
21
Hadis, Mehdi'nin çıkışının ve hakimiyet sağlayışının
mutlaka gerçekleşecek bir olay olduğunu ve kıyametten hemen önce
gerçekleşeceğini vurguluyor. Buna göre, kıyamet kopmadan önce; Mehdi'nin
çıkışı, Hz İsa'nın yeryüzüne inişi, Mesih-i Deccal'in yenilgiye
uğratılması gibi birbirini izleyen olaylar gerçekleşmelidir.
Bu oldukça önemlidir, çünkü bir başka
rivayette şöyle denir: "Bu ümmetin ömrü bin seneyi aşacak, fakat
binbeşyüz seneyi aşmayacaktır." 22 Buna göre,
Hicri 1500 yılından önce, Mehdi'nin ortaya çıkışını izleyen olayların
olup-bitmesi gerekir. Ve biz şu anda, bu satırların yazıldığı sıra,
1416 yılında olduğumuza göre, Mehdi ve onu izleyen olaylara çok
yakında şahit olmamız gerekmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi'nin bu konuda son derece önemli
açıklamaları vardır. Bediüzzaman, konuyu açıklarken, öncelikle "müceddid"
kavramı üzerinde durur. Müceddid, "yenileyici" anlamına gelir ve
pek çok hadiste belirtildiği üzere, Allah her Hicri yüzyılın başlarında
bir müceddid yollayarak dinin yeniden yorumlanmasını ve din aleyhtarı
akımlara karşı fikri mücadele edilmesini sağlar. İslam kaynaklarında
kabul edildiği üzere, Peygamberimiz (s.a.v.)'ın vefatının ardından
her asırda gerçekten de bir müceddid gelmiş, yeni soru ve sorunlara
göre yeni açıklamalar getirmiş, yaşadıkları çağda ortaya çıkan din
aleyhtarı düşünce akımlarına cevap vermişlerdir. İmam Gazali, İmam
Rabbani gibi İslam büyükleri, müceddidlerin en ünlülerindendirler.
Bediüzzaman Said Nursi ise pek çok kişinin kabul ettiği üzere, Hicri
13. yüzyılın müceddidir. Yazdığı Risale-i Nur çok değerli bir Kuran
tefsiridir ve pek çok kimsenin imanına aracı olmuştur.
Mehdi ise 13 asırdır süren müceddid zincirinin en son
ve en önemli halkasıdır. Bediüzzaman'ın deyimiyle "en büyük bir
müceddid"dir. Ve diğer müceddidlerin aksine, yalnızca dini konuları
açıklamakla kalmayacak, aynı zamanda yeryüzünde güç ve iktidar sahibi
olacaktır.
Bediüzzaman'ın
sık sık vurguladığı çok önemli bir gerçek ise Mehdi'nin kendisinden
bir sonraki müceddid olduğudur. Eserlerinde "bir asır sonra gelecek
olan o zat"tan söz eder.23 Bir başka yerde, "bundan
bir asır sonra zulümatı (karanlığı) dağıtacak zatlar ise Hazret-i
Mehdi'nin şakirdleri (öğrencileri) olabilir" diye yazar.24
Bir başka risalesinde ise İslam tarihinde pek çok kişinin Mehdi'nin
gelmek üzere olduğunu sandıklarını hatırlayarak "istikbal-i dünyeviyede
bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karib (yakın)
zannetmişler" der.25
Evet, Mehdi, Peygamberden "bin dörtyüz
sene sonra gelecek bir hakikat"tir. İmam Rabbani, "onun zuhuru (ortaya
çıkışı), yüz başlarında olacaktır" diyerek Mehdi'nin yüzyıl başında
geleceğini haber vermiştir.26 Ümmetin ömrü "bin
beşyüz sene" olduğuna göre, Mehdi'nin ortaya çıkışı da Hicri 1400'ün
başında olmalıdır.
Bediüzzaman, Mehdi'nin kendisinden bir sonraki kişi olduğunu
sık sık vurgular. Kendisinin yalnızca imani konularla ilgilendiğini,
buna karşılık Mehdi'nin Hilafet ve Şeriat'ı da hayata döndüreceğini
yazar. Kendisinin ve öğrencilerinin yaptığı ise kendi ifadesine
göre, yakın gelecekteki bu büyük olaya zemin hazırlamaktır:
Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten
(veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden
istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: 'Şark tarafından bir nur zuhur
edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş
hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar
ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle
kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu
hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).27
Bir başka yerde şöyle yazar: "Ta ahir
zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Mehdi ve
şakirtleri (öğrencileri), Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi
genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip
Allah'a şükrederiz." 28
Tüm bunlar, Mehdi'nin çıkış zamanının Hicri 14. asrın
başı olduğunu gösteriyor. Bu tarih Miladi 1979 ve 1980 yıllarına
karşılık gelir. Ve çok ilginç, Mehdi'nin çıkış alametleri, gerçekten
de tam tamına bu tarihlerde gerçekleşmiştir.
Mehdi'nin Alametleri
Ahir zamanla ilgili hadislerde Mehdi'nin ortaya çıkmasından
hemen önce, ya da ortaya çıktığı sıralarda belirecek pek çok "alamet"
haber verilir. Önemli olan, bu alametlerin hemen hepsinin, Mehdi'nin
çıkış tarihi olarak tespit ettiğimiz 14. asrın başına denk düşmesidir.
Bu hadisleri sırasıyla inceleyebiliriz.
1- Kabe'de Kan Akıtılması Kabe,
Peygamberimiz (s.a.v.)'ın Mekke'yi fethetmesinden bu yana hep Müslümanların
elinde oldu. O günden sonra da asırlardır Kabe'de hiçbir çatışma
olmadı; Müslümanlar Beyt-i Haram'a saygı gösterdiler, kafirler ise
yaklaşamadılar. Kabe'nin yalnızca bir ibadet mekanı olması, içinde
hiçbir gerginlik ve çatışma olmaması, bir İslam geleneği haline
geldi.
Ancak ahir zamanla ilgili hadislerde,
bir gün Kabe'de Müslümanların birbirlerini boğazlayacakları ve bunun
da Mehdi'nin gelişinin büyük bir alameti olacağı haber verilmektedir:
"Onun çıkacağı yıl, insanlar Hacca başlarında bir emir bulunmadan
gidecekler. Hep birlikte Beyt-i Şerifi tavaf edecekler, sonra Mina'ya
indiklerinde köpekler gibi birbirlerine saldıracak, hacılar soyulacak,
kanlar Akabe Cemresi'nin üzerine akacak." 29
| 
Mehdi'nin en önemli çıkış alametlerinden
biri olan "Kabe'de kan akıtılması", tam tamına Hicri 1400
yılında gerçekleşti. Üstte, Kabe'deki çatışmanın, 10 Aralık
1979 tarihli Time dergisinde yayınlanan görüntüsü.
|
Bir diğer hadiste ise şöyle denir:
"İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın Hac ederler. Mina'ya
indiklerinde etrafları köpeklerin sarılışı gibi sarılıp, kabilelerin
birbirine girmesi ile büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü
içinde kalır." 30
Kabe'de kan atılacağını haber veren bu hadisler, ne zaman
gerçeğe dönüştür?
Hicri 1400 yılında!...
20 Kasım 1979 gecesi İranlı bir grup militan, Mescid-i
Haram'ı bastı, içindekileri rehin aldı, Suudi kuvvetleri ile çarpışmaya
girdi. Sonuçta 30'un üzerinde Müslüman öldü ve kanları "Akabe Cemresi'nin
üzerine" aktı.
Olayın zamanlaması o kadar ilginçti ki, tam olarak hadiste
geçen "onun çıkacağı yıl" ifadesine uyuyordu. Öyle ki, Kabe baskının
gerçekleştiği gün, Hicri 1400 yılının ilk günüydü. 21 Kasım 1979
tarihli Türkiye gazetesinin ilk sayfasında "bugün 1 Muharrem 1400
Hicri senesinin 1. günüdür, bütün Müslümanların Hicri yılını tes'id
eder, saadetler dileriz" yazıyordu. Gazetenin manşetinde ise "MEKKE
İŞGAL EDİLDİ... Suudi Arabistan'ın dünya ile irtibatı kesildi. İran'lı
militanlarla şiddetli çarpışmalar oluyor, 30 ölü var! 90 kişi rehin
alındı" diye yazılmıştı.
Bir başka hadiste ise bu ilk Kabe baskınından
sonra gerçekleşecek bir ikinci baskından haber verilir: "Şevval
(ayı)nda savaş nidaları, Zilhicce'de harp olur ve kıtal olur, yine
Zilhicce'de hacılar talana uğrar, hatta caddeler kandan geçilmez
ve haramlar çiğnenir. Beytül Muazzam'ın yanında büyük günahlar işlenir."
31
Bu hadiste haber verilen ikinci Kabe baskını da Hicri
1407'de (Miladi 1987) gerçekleşmişti. Bu olayda caddelerde gösteri
yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan
akıtılmıştı. Kabe'de Müslümanların Müslümanları öldürmeleri sebebiyle
hadiste bildirildiği gibi "büyük günahlar" işlenmişti.
Birbirini izleyen bu iki Kabe'de kan dökülmesi olayının,
meydana geldikleri yer de tam olarak hadislere uygundu. 1 Muharrem
1400'deki Kabe baskını, Harem-i Şerif'in tam içinde olmuştu. 1407'deki
olay ise hadiste dendiği gibi Harem-i Şerif'in "yanında", Mekke
caddelerinde gerçekleşti.
2- İran-Irak Savaşı Mehdi'nin
çıkış alametlerinden biri de, "Farslar ve Araplar" arasında yaşanacak
bir savaştır. Hadislerde sözkonusu savaştan şöyle söz edilir:
Onlarla Mevali maddesi de gelecek...
'Mevali maddesi nedir ey Allah'ın Resulü?' Onlar sizin azadlılarınızdır...
Onlar sizdendir... Yani Faris yönünden gelecek olan bir kavimdir
ki, şöyle diyecekler: 'Ey Araplar, siz fazla taassuba kaçtınız!
Siz bunlara gereği gibi hak tanımazsanız, sizinle hiçbir birlik
kurulmayacaktır... Bir gün onlara, bir gün size verilsin ve karşılıklı
sözler tutulsun'... Onlar Mutık'a çıkacaklar, Müslümanlar oradan
aşağıya yazıya inecekler... Müşrikler öbür yandaki Rakabe denilen
simsiyah bir nehrin kenarına duracaklar... aralarında savaş olacak.
Her iki ordudan Allah zaferi kaldıracak.32
Hadisten anlaşılan kısaca şudur: Bir zaman Faris (İran)
yönünden gelecek olan bir kavim, yani İranlılar, bir kısım Araplarla
savaşacaklardır. Bir taraf Müslüman, diğer taraf müşrik olacak,
ancak sonuçta her iki ordu da zafere ulaşamayacak, savaşı kazanamayacaktır.
Bu noktada yine son derece ilginç bir gerçekle karşılaşıyoruz:
Araplarla İranlılar arasında, yüzyıllardan bu yana gerçekleşen tek
savaş, Hicri 1400'de başlayan İran-Irak savaşıydı! Savaş, gerçekten
de Mehdi'nin çıkış zamanı olan 14. yüzyılın başında patlak verdi.
İran İslam Cumhuriyeti ile Irak'ın Baasçı sosyalist
rejimi arasında geçen savaş, gerçekten de hadiste dendiği gibi Müslümanlarla
müşrikler arasındaki bir çatışma olarak yorumlanabilir. Mutık, bölgedeki
bir dağ ismidir, Rakabe ise içinde petrol kuyularının çokça yer
aldığı bölgedir ki, petrol bölgeleri üzerinde geçmiş olan İran-Irak
savaşına tam uymaktadır. "Her iki ordudan Allah zaferi kaldıracak"
ifadesi de gerçeğe dönüşmüş, savaş her iki taraf tarafından da kazanılamamış,
"berabere" bitmiştir.
3- Fırat'ın Suyunun Kesilmesi Mehdi'nin
çıkış alametlerinden bir başkası da, Fırat nehrinin suyunun kesilmesidir.
Kuşkusuz bu ahir zamana dek hiç olmamış bir olaydır. İnsanlar kendilerini
bildiklerinden bu yana, Fırat nehri akar durur. Ancak hadisler ahir
zamanda nehrin suyunun "altın bir dağ" nedeniyle kesileceğini haber
verir. Mehdi'nin alametleri arasında "Fırat nehrinin durdurulması"
sayılmaktadır.33 Bir başka hadiste ise şöyle denir:
Ebu Hureyre'den naklen rivayet edildi
ki, Resulullah şöyle buyurdu; Fırat nehrinin suyu çekilip, altından
bir dağ meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu hazine üzerine kıtal
(savaş) vukua gelir, her yüzden doksan dokuzu ölür. Diğer bir rivayette,
Fırat nehrinin suyu çekilerek altın hazinesini açıklaması zamanı
yaklaşıyor. Her kim o zaman orada bulunursa, o hazineden bir şey
almasın. Aksi halde ya ölür veya öldürülür, denmektedir.34
Hadiste önüne çıkacak "altından bir dağ" nedeniyle Fırat'ın
sularının kesileceğini ve sonra da bu dağ yüzünden çok kanlı bir
savaş olacağı söyleniyor. Bu söylenenlerin Hicri 14. asrın başlarında
yaşanan olaylarla paralelliği şaşırtıcı boyutlardadır. Çünkü Fırat'ın
suyu gerçekten de ilk kez Keban barajının yapımı sırasında 1973
yılında, yani Hicri 14. asrın hemen öncesinde kesilmiştir. O tarihli
gazetelerde, Keban'ın açılışı ile ilgili şu satırlar yer almıştı:
Gözümüz Aydın Olsun, Keban Açıldı...
Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye'deki en büyük yatırımlardan
biri olan Keban Barajı'nda derivasyon tünellerindeki kapaklar dün
kapatılmış, bu Fırat Nehri'nin akışı, üç günlüğüne ilk defa durmuştur.
Fırat, tarihinde ilk ve son defa üç gün akmayacak.35
Barajı, sahip olduğu ekonomik önem nedeniyle de hadiste
geçen "altından dağ" şeklinde anlamak mümkündür. Hadiste haber verilen
diğer olay, yani bu dağ yüzünden çıkacak kanlı savaş da, gerçekten
14. yüzyılın başından bu yana, büyük ölçüde su sorunun bir yansıması
olan kanlı çatışmalar şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bu kadar çok rivayetin çok anlamlı bir tarihte birbiri
ardına gerçeğe dönüşmesi, kuşkusuz bir rastlantı olamaz.
4- Ramazan'da Ay ve Güneş Tutulmaları
Hadis
kaynaklarında sık sık tekrarlanan bir başka Mehdi alameti ise Ramazan
ayı içinde on beş gün arayla iki defa üst üste gerçekleşecek olan
Ay ve Güneş tutulmalarıdır. Bir kaynakta şöyle denir: "Mehdi için
iki alamet vardır ki, bunun birincisi Ramazan'ın birinci gecesinde
Ay'ın, ikincisi de ortasında Güneş'in tutulmasıdır." 36
Bir başka yerde, "güneşin oruç ayının ortasında, Ay'ın ise sonunda
tutulması"ndan söz edilir.37 Üçüncü bir kaynakta
ise şöyle denir: "Mehdi'nin gelişi, Ramazan ayında Ay'ın iki kere
tutulmasına sebep olacaktır." 38
Tüm bu rivayetlere bakarak, hepsinin ortak bir noktaya
işaret ettiklerini görebiliriz: Mehdi'nin çıktığı sıralarda, Ramazan
ayı içinde iki hafta arayla Ay ve Güneş tutulacak ve bu olay iki
kere gerçekleşecektir.
Çok ilginç; Hicri 14. asrın hemen başında gerçekten de
tam bu tarife göre Ramazan içinde Ay ve Güneş tutulmaları gerçekleşti.
Hicri 1401'in, yani 1981 yılının Ramazan ayında, Ramazanın 15. günü
Ay, 29. günü Güneş tutulması yaşandı. Bir yıl sonra da aynı olay
tekrarlandı, 1982 Ramazanının 14. günü Ay, 28. günü Güneş tutuldu.
Kuşkusuz tüm bunlar birer tesadüf olamaz. Yeryüzü, ay
ve güneş, birbiri ardına önemli bir olayın gelişini haber vermektedirler.
5- Bir Kuyruklu Yıldız Doğması Konuyla
ilgili kaynaklarda Mehdi alametlerinin bir diğeri şöyle açıklanır:
"O gelmeden önce, doğudan ışık veren bir kuyruklu yıldız görünecektir."
39 Aynı haber bir ikinci kaynakta da aktarılır:
"Mehdi'nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir
yıldız doğacaktır." 40
Rivayetlerde bu alametin zamanlamasına
da yer verilir: "O yıldızın doğması, Ay ve Güneş tutulmasından sonra
olacaktır." 41
Yine çok ilginç, gerçekten de Hicri
14. yüzyılın başında tam da hadislerde yapılan tariflere uygun bir
kuyruklu yıldız ortaya çıktı: 1986 yılında ünlü Halley kuyruklu
yıldızı, 76 yıllık çevrimini tamamlayarak dünyanın çok yakınından
geçti. Halley'in yönü de, rivayetlerde söylendiği gibi "doğudan
batıya"ydı.42 Olayın hadislerde dendiği Ay ve
Güneş tutulmalarının ardından, 1982 (1402) yılındaki Ramazan içi
tutulmalardan dört yıl sonra gerçekleşmiş olması da anlamlıydı.
Olayın bir diğer yönü ise Halley'in
zaten ilahi bir takım işaretler taşıyan bir yıldız oluşuydu. Bu
yıldızın dünyayı önceki ziyaretleri sırasında da önemli olaylar
gerçekleşmişti. Örneğin Hz. Nuh'un kafir kavminin helak edilişi;
Hz. İbrahim'in ateşe atılışı; Hz. Musa'ya saldıran Firavun ve kavminin
yok edilişi; Hz. Yahya'nın öldürülüşü hep bu kuyruklu yıldıza rastlamıştır.
İlgili kaynaklarda bu bilgiler aktarıldıktan sonra, "siz o yıldızı
gördüğünüzde fitnenin şerrinden Allah'a sığınınız" denir.43
Bu arada Halley yıldızı ile ilgili olarak bazı ilginç
matematiksel mesajlar da vardır. Kuran'ın Müdessir Suresi'nin 30.
ayetinde haber verildiği gibi 19 rakamı; "kafirler için fitne",
müminler içinse bir hayırdır. İşte ilginç olan nokta buradadır:
Halley'le ilgili rakamsal veriler, 19'la yakından ilgilidir. Örneğin
Halley dünyaya 76 yılda bir uğrar ve bu sayı, 19'un 4 katıdır. Halley
dünyaya en son 1406 yılında uğramıştır ve bu rakam da 19'un 74 katıdır.
Burada bir ilginç sonuç daha vardır: 74, içinde 19'la ilgili ayetin
yer aldığı Müdessir Suresi'nin Kur'an'daki sıra numarasıdır.
Halley, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) zamanında da,
618 yılında dünyanın yakınından geçmişti. 1406'daki geçişi ise İslam
ümmetinin üzerindeki 19. geçişi oldu. Bu da oldukça anlamlıdır.
19 rakamı, "kafirlere fitne" müminlere ise bir rahmet olduğuna göre,
Mehdi'nin bir alameti olan 1986 yılındaki Halley kuyrukluyıldızının
geçişinde bu denli "19 bağlantısı" olması doğaldır. Çünkü Mehdi
de kafirlere fitne, müminlere rahmet olacaktır. (Yani kafirlere
yıkım, müminlere fetih ve hidayet getirecektir). En doğrusunu Allah
bilir.
6- Mehdi Öncesi Fitne Önceki
sayfalarda Mehdi öncesinde çok büyük bir fitnenin yaşanacağına,
Allah'ı inkar ya da O'na isyanın dev boyutlara ulaşacağına, tümüyle
seküler bir dünya kurulacağına ve bunun bir sonucu olarak da büyük
bir anarşi ve zulüm sistemi oluşacağına değinmiştik.
Bu
konu, Mehdi ile ilgili tüm kaynaklarda vurgulanır. İmam Rabbani,
şöyle demektedir: "Küfür her yanı istila edip, hükmü cemiyet içinde
aşikarane işlenmedikçe Mehdi zuhur etmez. Bu vakitte vaki olan ise
küfrün istilasıdır. Onun kuvvetidir." 44 Bir başka
kaynakta şöyle denir: "Alenen ve apaçık Allah inkar edilinceye kadar
Mehdi gelmez." 45 Ayrıca, "Hz. Mehdi, bütün haramların
helal sayılacağı büyük bir fitneden sonra çıkacaktır." 46
Bu fitnenin bir bölümü de ümmete dokunmaktadır. Mehdinin
gelmesinden önce, hadislere göre, Müslümanlar da bir yönüyle fitneye
düşmüş, gerçek İslam'dan uzaklaşmış, bidatlara boğulmuş olacaklardır.
Bir hadiste bu durum şöyle anlatılıyor:
Kıyamet yaklaştığı zaman ve müminlerin
kalbi; ölüm, açlık, fitneler, sünnetlerin kaybolması, bidatların
ortaya çıkması, emri bil maruf nehyi anil münker (iyiliği emredip
kötülüğü men etme) imkanlarının kaybolması gibi sebeplerle zayıfladığı
zaman, benim evlatlarımdan Mehdi ile Cenab-ı Hak sünnetleri ihya
eder. Onun adalet ve bereketi ile müminlerin kalbi ferahlar, Acem
ve Arab milletleri arasında ülfet ve muhabbet yerleşir.47
Mehdi'nin Dini Aslına Döndürmesi
İslam tasavvufunun en büyük isimlerinden Muhyiddin Arabi
Fütühat-ül Mekkiye isimli eserinde şöyle der:
... Mehdi, dini peygamberin zamanında olduğu gibi aynen
uygulayacak. Yeryüzünden mezhepleri kaldıracak. Halis ve hakiki
dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. Onun düşmanları, içtihat
alimlerini taklit edenler olacak. Çünkü onlar Mehdi'nin mezhep imamlarının
tersine hükmettiği gördüklerinde bundan hoşlanmayacaklar, fakat
karşı da gelemeyecekler. Kılıcından korktukları için ister istemez
hakimiyetine boyun eğecekler...
Onun açık düşmanları fukaha (fıkıh
alimleri) olacak. Çünkü halk arasında bir imtiyazları kalmayacak.
Hatta ahkam hususunda ilimleri de azalacak. Bu imamın gelişiyle,
alimlerin hükümlerdeki anlaşmazlıkları da giderilecek... Şayet elinde
kılıç olmasaydı fakihler onun ölümüne fetva verirlerdi. Lakin Allah
onu kılıç ve cömertliği ile hakim kılacak. Ondan hem korkacaklar
hem de bir şeyler umacaklar. Kalben ondan nefret edecekler. Fakat
buna rağmen ister istemez hükmünü kabul edecekler.48
Hicri 10. asrın müceddidi olan İmam
Rabbani ise şöyle yazmaktadır:
Geleceği vaat edilen Mehdi dinin tervicini (değerinin
artmasını), sünnetin ihyasını murad ettiği (istediği) zaman; bidat
ehli ile ameli adet edinen, hasene zannı ile dini karıştıran (dinin
aslında olmayanları dinden zannedenler) hayretle şöyle
diyeceklerdir: 'Bu kimse, dinimizi kaldırmak ve şeriatımızı
izale etmek (mahvetmek) istiyor.49
Bu yorumların da gösterdiği gibi Mehdi geldiği zaman
mevcut din anlayışında köklü bir değişiklik yapacaktır. Mehdi'nin
gerçekleştireceği bu "ihya" (hayata dönüş) hareketi özden uzaklaşma
değil, öze dönüştür. Mehdi zamanına dek İslam'a pek çok bidat karışmış,
dinde gereksiz ihtilaflar oluşmuş, dinin asıl kaynağından uzaklaşılırken,
yanlış kaynaklara bağlanılmıştır. Bediüzzaman, Mehdi'yi tanımlarken
onun "en büyük bir müceddid ve en büyük bir müçtehid" olduğunu söyler.
Mehdi'nin "en büyük bir müceddid" oluşu, onun, daha önce kimsenin
yapmadığı kadar büyük bir tecdid (yenileme) hareketi yapacağını
gösterir. "En büyük bir müçtehid" olduğuna göre de, başka müçtehidlerin
önceden yaptıkları içtihatlara göre değil, kendi içtihatına göre
davranacaktır. Bu müceddid ve müçtehid özellikleri, Mehdi'nin mevcut
din yapısı üzerinde yapacağı değişikliğin boyutlarını anlamak için
yeterlidir.
Mehdi'nin Mücadele Şekli
Bazı Müslümanlar Mehdi ve ilgili olayları son derece
mistik bir tablo içinde hayal etmekte, Mehdi'nin olağanüstü harikalıklar
yapacağını, mucizeler gerçekleştireceğini düşünmektedirler. Oysa
gerçek böyle değildir. Mehdi ile ilgili mucizelerden söz eden hadislerin
hepsi gerçekte "müteşabih" hadistir; yani birer benzetmedir. Örneğin
Mehdi'nin kuru bir dalı toprağa dikeceği ve dalın yeşereceği şeklindeki
hadisin anlamı, bir yoruma göre, önceden hidayet sahibi olmayan
bir insanın kısa sürede Mehdi aracılığıyla hidayete ermesi ve dine
yararlı hale gelmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Mehdi'yi ve işlerini abartılı bir mistisizm içinde değerlendirmenin
yanlış olduğunu, bize öncelikle Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlak
göstermektedir. Ayetlerde, insanların peygamberleri denince insanüstü
varlıklar olarak beklediklerini, oysa bunun yanlış olduğunu haber
verilir. Furkan Suresi'nde konu şöyle buyrulmuştur:
Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek
yiyen ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını göndermiş değiliz.
Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek
misiniz? Senin Rabbin görendir.Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler
ki: "Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez
miydi?" Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar
ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri gün,
suçlu-günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara)
derler ki: "(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak. (Furkan Suresi,
20-22)
Enbiya Suresi'nin 7- 8. ayetlerinde "Biz senden önce
de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik.
Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun. Biz onları, yemek
yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi" denir. Bakara
Suresi'nin 210. ayetinde ise "Onlar, bulut
gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) meleklerle onlara gelmesini
ve (azap) emrinin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar? Oysa bütün işler
Allah'a döner" şeklinde buyurulmuştur. Tüm bunlar, Mehdi
ve diğer ahir zaman konularının da akılcılıktan uzaklaşılarak incelenmesinin
ve gereğinden fazla mistik bir boyutta düşünülmesinin doğru olmadığının
işaretleridir. Mehdi "sebepler dairesinde", yani doğal dünya şartlarında
süren bir mücadele yönetecektir.
Ancak bu mücadelede çok sabırlı olacağına ve son derece
etkin yöntemler kullanacağına kuşku yoktur. Hadislerde Mehdi'nin
"işi sıkı tutacağı", "hesabı seri göreceği", karşısına çıkan her
engeli ezeceği anlatılıyor. Muhyiddin Arabi, Mehdi'nin mücadelesinden
şöyle söz eder:
Allah'ın bir Halifesi daha vardır ki,
yeryüzü zulüm ve haksızlıklarla dolduğu zaman zuhur edecektir...
Yeryüzünü adalet ve sükunetle dolduracaktır... Peygamber'in (s.a.v.)
yolundan gidecektir... O hiç yanılmayacaktır. Çünkü onun görmediği
yerde doğrultan bir meleği vardır... Dediğini yapacak, bildiğini
söyleyecek; Allah ona o kadar güç verecek ki, bir gece içinde zulmü
ve ehlini ortadan kaldıracak. Dini ikame edecek, İslam'ı ihya edecek,
önemsenmez bir hale geldikten sonra ona tekrar kıymet kazandıracak,
ölümünden sonra onu diriltecek. Asrında cahil, bahil ve korkak olan
bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak...50
Hadislerden, Mehdi'nin alışılmadık, ilginç ve farklı
yöntemler kullanacağı da anlaşılmaktadır. Bediüzzaman Mehdi için
sık sık "acip (acayip) şahıs" ifadesini kullanır ki, bu da Mehdi'nin
gerçekten oldukça ilginç, orjinal, o zamana dek görülmemiş metotlar
kullanacağı anlamına gelir.
Yahudilerin beklediği Mesih: Mesih-i Deccal
Aslında Mesih-i Deccal'in nasıl birisi olacağını bu kitabın
başından bu yana inceliyoruz, denebilir. Yahudi kaynaklarından topladığımız
bilgiler; sözkonusu Mesih'in dünya çapında bir Yahudi egemenliği
kurmak için ortaya çıkacağını; Yahudilerin "üstün ırk" gibi saplantılarını
tasdik edip-kışkırtan ırkçı bir lider olacağını; diğer tüm dinleri
egemenliği altında almak ya da yok etmek için uğraşacağını; bir
takım metafizik güçlere sahip ya da en azından o görüntüyü verebilen
bir tür büyücü, muhtemelen büyük bir Kabalacı olacağını göstermektedir.
Bu saydıklarımız, gerçekten de bir Deccal, yani bir saptırıcı
olduğunu göstermektedir. Sayılan özelliklerin hepsi, inkara ait
özelliklerdir. Eğer sözkonusu Mesih gerçek bir kurtarıcı olsaydı,
Yahudileri ırkçı inanışlarından vazgeçmeye, diğer insanlarla barış
içinde yaşamaya ve en önemlisi Allah'ın hükümlerine tabi olmaya
çağırırdı. Ancak bu durumda da Yahudiler onu tanımazlardı. Ayetlerde
şöyle bildirilmektedir:
Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış
(misak) ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin
hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladılar,
bir bölümünü de öldürdüler. (Maide Suresi, 70)
Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından
peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman
bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak
bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?
(Bakara Suresi, 87)
Bu ayetler, kendilerini Allah'ın yoluna davet eden ve
dolayısıyla onlara nefslerinin hoşuna gitmeyecek bir şeyi teklif
eden bir elçinin Yahudi toplumundan asla kabul görmeyeceğini bildiriyor.
Yahudiler bu konuda o denli inatçıdırlar ki, kendilerine gelen elçileri
öldürmeye kalkmışlardır. Kuran'da haber verilen bu karakterin bugün
yok olduğuna dair hiçbir işaret olmadığına göre şunu söyleyebiliriz:
Yahudi toplumunun dini bir lidere geniş çapta bağlanmasının tek
yolu, o liderin onlara nefslerinin hoşuna gidecek şeyleri getirmesidir.
Ve Allah Kuran'da nefs konusunda şöyle bildirmiştir:
"... gerçekten nefis Rabbimin kendisini esirgediği dışında var gücüyle
kötülüğü emredendir." (Yusuf Suresi, 53)
Bu durumda Yahudilerin ahir zamanda ortaya çıkacak olan
Mesih'e bağlanacak olmalarının tek bir açıklaması vardır. Bu Mesih,
onlara nefslerinin hoşuna giden şeyleri, yani "kötülüğü" emredecektir.
Önceki sayfalarda aktardığımız bir bilgi bu noktada aydınlatıcı
olabilir. Bu bölümün başlarında Sabetay Sevi'nin sahte Mesihlik
hareketine değinmiştik. Bir Kabalacı olan ve Mesih'in gelişini beklemekten
sıkılan Sevi, kendisini Mesih ilan etmiş ve asıl Mesih'in yapacağı
şeyleri henüz 17. yüzyılın ortasında Mesih Planı'nın bitmesinden
ikibuçuk asır önce yapmaya çalışmıştı. İcraatları arasında yer alan
"günahın kutsallığı" teorisi ise oldukça ilginçti. Sevi, "günah
artık kutsaldır" diyerek Yahudi dinindeki bir çok haramı serbest
bırakmıştı. Serbest bırakılan, hatta teşvik edilen şeyler arasında
"mumsöndü" denen ünlü sapık ilişkinin yer aldığına da değindik.
Sabetay Sevi, ahir zamanda gelecek olan Mesih'in bir
prototipi olduğuna göre, sözkonusu Mesih de büyük olasılıkla "günah
kutsaldır" diyerek sapkınlığı teşvik edecektir. Yahudiler nefislerine
aykırı gelen peygamberleri tanımazken, nefsin tüm aşırılıklarını
kışkırtan bu tür bir Mesih'e kolaylıkla tabi olacaklardır. Bu, sözkonusu
Mesih'in gerçekte bir Deccal oluşunun da en iyi göstergesidir. Mesih-i
Deccal, büyük olasılıkla, Sevi'den daha da ileri boyutta bir "günahı
kutsallaştırma" akımı başlatarak, ahir zamanın fitneleri arasında
yer alan homoseksüellik, lezbiyenlik gibi sapkınlıkları meşrulaştıracak,
Yahudilerin Kuran'da da vurgulanan dünya hırslarını, kibirlerini,
üstün ırk saplantılarını daha da kıştırtacaktır. Bu, Yahudilerin
ona bağlanacak olmalarının başlıca nedenidir.
Kitabın başından bu yana incelediklerimiz, ayrıca, Yahudilerin
beklediği Mesih'in olağanüstü bir takım yeteneklere sahip olacağını,
Mesih'in bir tür büyücü olduğunu da gösteriyor. Yahudiler "şeytanların
uydurduklarına uyarak" Hz. Süleyman'ı "büyücü" saydıklarına ve Mesih'in
de onun bir benzeri olacağını düşündüklerine göre, Mesih'ten metafizik
bir takım yetenekler bekliyor olmalılar. Gelecek Mesih'in Kabala'yla
olan ilgisi de bunun bir başka göstergesidir. Çünkü kitabın Giriş
bölümünde de incelediğimiz gibi Kabala, metafizik yöntemlerle fiziksel
dünyayı etkilemenin, yani büyünün sanatıdır.
Yahudilerin beklediği Mesih'in bu özelliğine İslam kaynaklarında
da değinilir. Pek çok hadiste, ahir zamanda Yahudiler arasında çıkacak
olan Mesih-i Deccal'in (Saptırıcı Mesih) büyük fitne çıkaracağı,
insanları büyü yolu ile kandırarak kendisine bağlayacağı ve Müslümanlara
karşı da savaşacağı haber verilir. Peygamberimiz (s.a.v.) , Deccal'in
vasıflarını ve yöntemlerini sayarken yanındakilere şöyle demiştir:
İşte ben bunları size anlatıyorum ki
durumu iyi kavrayasınız, onun tuzağına düşmeyesiniz, sizden sonrakilere
de anlatasınız, onlar da kendilerinden sonra geleceklere anlatsınlar
diye. Çünkü onun fitnesi, fitnelerin en çetinidir.52
Mesih-i Deccal, ahir zamanda zaten mevcut olan fitneyi
daha da ileri boyutlara ulaştıracak, insanların sapkınlığını daha
da artıracaktır. Bediüzzaman, ahir zamanda dinsiz felsefenin gelişmesiyle
birlikte büyük bir inkar dalgası yayılacağını, herkesin küçük birer
Nemrud haline geleceğini anlattıktan sonra Mesih-i Deccal'in konumunu
şöyle açıklar:
... Ve onların başına geçen en büyükleri,
ispiritizma ve manyetizmanın hadisatı nev'inden müdhiş harikalara
mazhar olan deccal ise daha ileri gidip, cebbarane suri hükümetini
bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilan eder.53
Bediüzzaman, ahir zamanda küfrün başına geçecek olan
Deccalin ruhçuluk (muhtemelen cinlerle ilgili bir gizli bilgi) ve
manyetizmayı kullanarak bir takım "müthiş harikalıklar", yani insanlara
etki eden olağanüstülükler gerçekleştireceğini ve bu yolla kendi
uluhiyetini (ilahlığını) ilan edeceğini söylüyor. Pek çok hadiste
Mesih-i Deccal'in sözkonusu büyücülük özelliği haber verilir. Buna
göre, Mesih-i Deccal, kendisine bağlı olan cinni şeytanları (kafir
cinleri) kullanarak bir takım gözboyayıcı sözde mucizeler gerçekleştirecektir.
Bunların arasında ölülerin diriltilmiş gibi gösterilmesi en çok
haber verilenlerdendir.
Mesih-i Deccal ve Ölülerin Diriltilişi
Sık sık vurguladığımız bir gerçek var: Yahudilerin asırlardır
yolunu gözledikleri, Kabalacılar'ın gelmesi için dev bir Plan yapıp
uyguladıkları Yahudi Mesihi, İslam kaynaklarında anlatılan Mesih-i
Deccal'le aynı kişidir. Bu sonuca, hem iki portre arasındaki zamansal
uyumdan hem de bu iki kişi hakkında Yahudi ve İslam kaynaklarında
verilen detayların birbirine tamamen uyuyor olmasından varıyoruz.
Yahudi kaynaklarında Mesih'le ilgili verilen bilgilere
kitap boyunca sık sık değindik. Tek bir cümleyle, Yahudiler sözkonusu
Mesih'in kendi ulusları için büyük bir kurtuluş getireceğini, bir
altınçağ başlatacağını beklemektedirler. Ve Yahudi öğretisinin ırkçı
özelliği sonucu, Yahudi ulusunun kurtuluşu, diğer ulusların batışını
ya da en azından tahakküm altına alınışını gerektirmektedir.
Ancak Yahudi öğretisinde Mesih'le ilgili
bir başka önemli inanış vardır ki, buna daha önce pek değinmedik.
Bu, Mesih'le birlikte ölü Yahudilerin dirileceği ve "iyi" olanlarının
yani Yahudi kimliğine ve ırk bilincine yeterince sahip olanların
nerede gömülü olurlarsa olsunlar mezarlarından kalkarak Vaadedilmiş
Topraklar'a dönüp "yeryüzü cenneti"nde yaşayacakları inancıdır.
Üçüncü bölümde Yahudi dininde bildiğimiz anlamda bir ahiret, cennet
ve cehennem inancı olmadığını, aksine Yahudi öğretisinin temelinde
"yeryüzü cenneti" kavramının yattığına değinmiştik. İşte bu yeryüzü
cenneti, inanışa göre, Mesih gelince kurulacak ve "iyi" Yahudiler
de Mesih sayesinde diriltilip sözkonusu "cennet"e dahil olacaklardır.
Encyclopaedia Judaica, bu inanışı aktarırken, Mesih'le birlikte
diriliş beklentisinin Yahudi geleneğinde son derece yaygın olduğunu,
ancak dini otoritelerin bazı ayrıntılarda (diaspora Yahudilerinin
dirildikten sonra nasıl Filistin'e dönecekleri, giyinik olup olmayacakları
gibi) farklı görüşler öne sürdüğünü bildiriyor.54
Bu konudaki Yahudi inanışı, Mesih'in gelmesiyle birlikte
önce Kudüs'teki, özellikle de kutsal Zeytin Dağı'ndaki Yahudilerin
dirileceğini, ardından Kutsal Topraklar'daki diğer Yahudilerin ve
en son da diasporadakilerin dirileceğini öngörüyor. (Tüm İsrail
liderlerinin Zeytin Dağı'na gömülmesinin, Robert Maxwell gibi ünlü
Yahudilerin buraya gömülmek için vasiyette bulunmalarının nedeni,
bu dağın Mesih geldiğinde yaşanacağı umulan "diriliş"in ilk durağı
oluşudur).
İşte bu ölülerin diriltilişi inancı, Yahudilerin bekledikleri
Mesih ile İslam kaynaklarında anlatılan Mesih-i Deccal'in aynı kişi
olduğunun bir başka göstergesidir. Çünkü İslam kaynaklarında, Mesih-i
Deccal'in, Bediüzzaman'ın dediği gibi "ispiritizma ve manyetizma"nın
etkisiyle, "ölüleri diriltme" şovları yapacağı anlatılır. Hadislerde
söylendiği gibi bunlar yalnızca birer ilüzyon, birer göz boyama
olacaktır; ama yine de bu durum Mesih-i Deccal'in karizmasının ve
bağlılarının ki bunların çoğu Yahudilerdir ona olan inancının artmasına
yarayacaktır.
İlgili kaynaklarda "Deccal'in adamları
olacak, bunların bir kısmını öldürüp sonra diriltecek" deniyor.55
Ancak bu gerçek bir ölüm ve dolayısıyla gerçek bir diriltme değildir.
Aynı kaynakta olay şöyle açıklanıyor:
Onun öldürdükleri yanındaki şeytanlar,
yani cinlerdir. Onları göz boyayıcılık yapak öldürüyormuş gibi görünür,
hakikatte ise böyle bir şey yoktur... Cahilleri daha kolayca kandıracak...
Çünkü cahillere gelip, istersen ölü babanı ve anneni dirilteyim,
diyecek. O da, evet göster, deyince yanındaki şeytan adamın babası
şekline girecek ve, oğlum ben senin babanım, bu adama uy, diyecek.56
Deccal'in Alametleri ve Taberiye Gölünün Kuruması
Önceki sayfalarda Mehdi'nin çıkış alametlerini
incelemiş ve bu alametlerin günümüzde gerçekleştiğini yazmıştık.
Benzer bir durum Mesih-i Deccal'in çıkış alametleri için de geçerlidir.
İslam kaynaklarında aktarılan bu alametlerin en başta geleni, Deccal
çıkmadan önce yaşanacak olan büyük bir kuraklıktır. Deccal'in hemen
öncesinde su kaynakları kuruyacak, yağmur çok azalacak ve ekinleri
helak eden büyük bir kuraklık yaşanacaktır. Bu kuraklığın yeri hakkında
da bilgi bulmak mümkündür: Bir hadise göre, Deccal'in çıkışından
önce Taberiye Gölü'nün ve Zağor Pınarı"nın suyunun çok azalacağını
haber verilmiştir. Bu iki kaynakta Ortadoğu'dadır; Taberiye İsrail
ve Suriye sınırında, Zağor Pınarı ise Suriye içlerindedir.57
Kısacası sözkonusu hadiste Mesih-i Deccal öncesinde Ortadoğu'da,
özellikle de Suriye çevresinde büyük bir kuraklık yaşanacağı haber
verilmektedir. Bu kuşkusuz son derece anlamlıdır, çünkü bugün Ortadoğu
gerçekten de tari-
hindeki en büyük kuraklıkla karşı karşıya. Özellikle
de Suriye'nin büyük bir susuzluk tehlikesi içinde olduğu, hatta
bu nedenle Türkiye'yle savaşacağını öne süren senaryolar üretiliyor...
Deccal ve Global Yahudi Egemenliği
Hadislerde
Mesih-i Deccal'in Yahudi oluşu ve ona bağlananların çoğunun Yahudilerden
oluşmasına da dikkat çekilir. Bir hadiste açıkça "Deccal Yahudidir"
denir.58 Bir diğerinde, "Deccal'in ekseriyette
tabileri (ona uyanlar) Yahudilerdir" haberi yer alır.59
Bir başka rivayette, Yahudilerin Mesih-i Deccal'in etrafını sararak
"kendisiyle Araplara karşı savaşabileceğimiz kralımız geldi" diye
şenlikler yapacağı anlatılır.60
Hadislerde Mesih-i Deccal'e tabi olanların "çoğunun"
(hepsinin değil) Yahudilerden oluştuğu söyleniyor. Bu durumda, Deccal'e
bağlanacak diğer grubun hıristiyanlar arasından çıkacağını söyleyebiliriz.
Önceki sayfalarda günümüz Protestanlarının bir kısmının, özellikle
Evanjeliklerin, Yahudilerle aynı Mesih inanışına sahip olduklarını
incelemiştik. Mesih-i Deccal ortaya çıkıp da çeşitli olağanüstülükler
gösterdiğinde ki bunların arasında Hz. İsa'nın mucizelerinden biri
olan "ölüleri diriltme" başta gelmektedir sözkonusu hıristiyanlar
da Deccal'i Hz. İsa sanarak ona tabi olacaklardır. Bu durum, "judaizer"
hıristiyanlarla Yahudiler arasındaki kitabın başından bu yana incelediğimiz
ittifakın en yüksek aşaması olacaktır. Ayrıca sözkonusu Mesih-i
Deccal'in Süleyman Tapınağı'nı ideolojilerinin temeline yerleştirmiş
olan Tapınakçı/masonlardan da büyük bir destek göreceğine kuşku
yoktur.
Dolayısıyla Mesih-i Deccal, arkasında en başta kendi
kavmi olan Yahudileri ve ikinci aşamada da Yahudilerin geleneksel
müttefiki olan iki gücü Yahudi sempatizanı hıristiyanlar ve Tapınakçı
geleneği koruyan masonluk alarak, büyük bir güce ulaşacaktır. Yahudi
önde gelenlerinin asırlardır süren Mesih Planı boyunca oluşturdukları
tüm maddi güç, Mesih-i Deccal'in emrine verilecektir. Bu noktadan
hareketle, Yahudi önde gelenlerince denetim altında tutulan ABD'nin
ve daha az oranda da olsa diğer Batılı güçlerin Mesih'e destek olacağını
söyleyebiliriz. Başkan Reagan'ın Armagedon hesapları bunun bir göstergesidir.
Mesih-i Deccal'in "günahın kutsallığı" doktrini de arkasındaki
gücü büyütecektir. Tüm bu gücü arkasına alan Deccal, Yahudilerin
asırlardır hayalini kurdukları hiyerarşik dünya düzenini tam ve
kesin olarak kurmaya yeltenecektir. (Hiyerarşinin tepesinde Yahudiler
yer alır, daha altta "müttefikleri", en altta ise öteki dünya halkları
vardır, bkz. 11, bölüm).
Bu arada Mesih'in Ortadoğu'da büyük bir işgal başlatacağını, İsraillilerin
onyıllardır klasik böl ve yönet (divide et impera) yöntemine hazır
hale getirdikleri bu coğrafyayı İsrail egemenliği altına almak için
harekete geçeceğini söyleyebiliriz.
Mesih-i Deccal'in uygulayacağı bu "global Yahudi egemenliği"
projesinin en büyük düşmanı da o sıralar Mehdi'nin bayrağı altında
birleşecek olan İslam dünyası olduğuna göre, Mesih-i Deccal asıl
olarak bu düşmanla karşı karşıya gelecektir. Ancak ahir zamanda
oluşacak bu büyük kutuplaşmanın bir sonuca varması için, ilahi kadere
bir başka önemli kişinin daha dahil olması gerekmektedir. Çünkü
Mehdi, Mesih-i Deccal'i ve onun büyük ordularını tek başına yenemez.
Bediüzzaman şöyle demektedir:
Sihir ve manyetizma ve ispiritizma
gibi istidraci (saptırıcı) harikalıklarıyla kendini muhafaza eden
ve herkesi teşhir eden (boyunduruğu altına alan) o dehşetli Deccal'i
etkisiz hale getirebilecek, mesleğini değiştirebilecek; ancak harika ve mucizatlı
(mucizelere sahip) ve umumun makbulü bir zat olabilir ki; o zat,
en ziyade alakadar ve ekser insanların (çok sayıda insanın) peygamberi
olan Hazret-i İsa Aleyhisselam'dır.61
Hz İsa'nın Yeryüzüne Dönüşü
Ahir zamanın en büyük bir kaç olayından biri, kuşkusuz
Hz. İsa'nın (a.s.) yeryüzüne inmesidir. Bu, pek çok sahih (güvenilir)
hadiste haber verilen bir vaattir. Hadislerin bildirdiğine göre,
ölmemiş bir halde göğe yükseltilen Hz. İsa, ahir zamanda yeryüzüne
inecek, Mehdi ile birleşecek ve onunla beraber Mesih-i Deccal'e
karşı mücadele edip, onu mağlup edip etkisiz hale getirecektir. Bediüzzaman'ın dediği
gibi pek çok istidraci (saptırıcı) harikalıklara, olağanüstü yeteneklere
sahip olan Mesih-i Deccal'i mağlup edebilecek olan yegane insan,
büyük mucizelerin sahibi olan gerçek Mesih Hz. İsa'dır.
Hz. İsa'nın dönüşü konusunda, Kuran'da da oldukça belirgin
işaretler vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Nisa Suresi'nde Hz. İsa'dan sözedilirken şöyle bildirilir:
(Bir de) İnkara sapmaları ve Meryem'in aleyhinde
büyük bühtanlar söylemeleri ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu
Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (İsrailoğullarını
lanetledik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara
(onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa
düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan
başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.
Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 156-158)
Ayetlerde birbiri ardına çok önemli bilgiler verilmektedir.
Öncelikle; Yahudilerin kışkırtmaları sonucunda Romalılar tarafından
çarmıha gerilen kişi, hıristiyan ve Yahudilerin sandıklarının aksine,
Hz. İsa değildir. Romalılar ve onları kışkırtan Yahudiler Hz. İsa'yı
hedeflemişler ve Allah da onlara onu astıklarını göstermiştir, oysa
gerçek bambaşkadır. Allah bir başkasını onlara İsa gibi göstermiş,
onlar da bu kişiyi çarmıha germişlerdir. Hz. İsa ise öldürülmemiş
ve canlı olarak Allah katına yükseltilmiştir.
Ali İmran Suresi'nin 55. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Allah demişti ki: 'Ey İsa, ben seni vefat
ettireceğim ve kendime yükselteceğim..." Maide Suresi'nin
116-117. ayetleri ise şöyledir:
Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve
anneni Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?"
dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek
bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir.
Sen bende olanı bilirsin ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten,
görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin
dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım
sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma
son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her şeyin
üzerine şahit olansın."
Ayetlerde geçen vefat ettirmek tanımı, bildiğimiz biyolojik
ölüm anlamına gelmemektedir, uyutmakla aynı anlamdadır:
Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni
de uykusunda. Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n
ruhunu) tutar, öbürsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir.
Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
(Zümer Suresi, 42)
Bu ayette ölüm için "mevt" ifadesi kullanılmaktadır.
"Vefat ettirmek" (yeteveffa) ise kesin bir ölüm değildir; insanlar
uyuduklarında da vefat ettirilmiş olurlar. "Sizi geceleyin öldüren
ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarınızı' bilen, sonra
adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur" (En'am
Suresi, 60) ayetinde de vefat ettirme (yeteveffa) fiili aynı anlamda
kullanılır. Buradan şu sonuca varabiliriz: Kuran'da "vefat ettirme"
ifadesi, biyolojik ölüm için değil, ruhun Allah katında çekilerek
bedenin de uyku haline girmesi durumu için de kullanılmaktadır.
Bu durum, muhtemelen Hz. İsa için de geçerlidir: Ruhu Allah katına
alınmış, bedeni de bir uyku hali içindedir. Ahir zamanda ise insanın
günlük uykusundan uyanması gibi Ashab-ı Kehf'e benzer bir biçimde,
yeryüzüne dönecektir. En doğrusunu Allah bilir.
2- Hz. İsa ile ilgili diğer bazı ayetler onun ikinci
kez yeryüzüne ineceğine dair açık işaretler taşımaktadır. Ali İmran
Suresi'nin 55. ayetinde şöyle buyurulmuştur:
Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu
senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni
inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar
inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır,
hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.
Ayetteki "sana uyanları kıyamete kadar inkâra sapanların
üstüne geçireceğim" dikkat çekicidir. Hz. İsa hayatta iken ona uyanların
sayısı onikiydi ve büyük baskılar altına alındılar. Sonraki iki
yüzyıl boyunca da Hz. İsa'ya iman edenler de büyük baskılar altında
yaşadılar; hiçbir siyasi güce sahip değildiler. Sonra ise zaten
Hıristiyanlık dejenere oldu, Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olduğu
şeklindeki sapık inanç benimsendi ve teslis (üçleme; Baba-Oğul-Kutsal
Ruh) kabul edildi.
Bu durumda ayette bildirilen "sana uyanları kıyamete
kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim" ifadesi açık bir işaret
taşımaktadır; Hz. İsa'ya ahir zamandaki dönüşü sırasında tabi olanların
kıyamete kadar kafirlere üstün kılınması. Nitekim hadisler de bu
yöndedir. Rivayetlere göre, Hz. İsa ve Mehdi birlikte Mesih-i Deccal'i
mağlup ettikten sonra tüm dünyayı kapsayan bir İslam egemenliği
kurulacak ve bu durum, kıyamete yakın imanın yeniden dejenere oluşuna
kadar sürecektir. En doğrusunu Allah bilir.
3- Hz. İsa'nın ikinci gelişi ile mutabık gözüken bir
diğer ayet ise Nisa Suresi'nin 159. ayetidir: "Andolsun,
Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet
günü, o da onların üzerine şahit olacaktır."
Ayette "ölmeden önce" ifadesi ile Hz. İsa'nın kastedildiği
açıktır. Çünkü Kitap ehlinden herkesin, Yahudiler dahil, ölmeden
önce Hz. İsa'ya inanacak olmaları düşünülemez. Kitap ehli olan Yahudiler,
2000 yıldır onu tanımamaktadırlar. Aslında teslisi kabul eden hıristiyanların
da gerçekte Hz. İsa'ya inandıklarını söyleyemeyiz; onlar Hz. İsa'nın
tebliğ ettiği tevhid dinine değil, dejenere edilmiş bir şirk dinine
bağlıdırlar.
Bu durumda, Hz. İsa'nın ölümünden önce tüm kitap ehlinin
ona iman edeceğini bildiren bu ayet, ahir zamana yönelik açık bir
işaret taşımaktadır. Çünkü Hz. İsa Allah katına yükseltilmeden önce,
ona yalnızca havariler inanmıştı; Yahudiler, yani tüm bir Kitap
ehli onu inkar etmişlerdi. Bu durumda ayetin işareti ile şu sonuca
varabiliriz: Hz. İsa ahir zamanda yeryüzüne inecek ve bu kez tüm
kitap ehli ona iman edecektir. Nitekim hadislerde anlatılanlar da
bu yöndedir. Rivayetlere göre, Hz. İsa'nın Mesih-i Deccal'i etkisiz hale getirmesinin
ardından hıristiyanlar ve hayatta kalan Yahudiler ona inanacak ve
tüm yeryüzü huzur içinde bir altınçağ yaşayacaktır. Bu durum Hz.
İsa'nın ölümüne dek sürecek, ölümünden bir süre sonra yeni bir dejenerasyon
başlayacak ve en sonunda kıyamet gerçekleşecektir. En doğrusunu
Allah bilir.
4- Hz. İsa'nın ahir zamanda yeniden geleceğine işaret
eden bir diğer ayet, Zuhruf Suresi 61. ayet'dir. Ard arda Hz. İsa'dan
söz eden ayetlerden sonra şöyle buyurulur: "Şüphesiz o, kıyamet-saati
için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya
kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur." Ayetin önce ve sonrasından
anlaşıldığı üzere, "o" zamiri Hz. İsa'yı ifade etmektedir. Bu durumda
bu ayetin Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne dönüşüne açık bir işaret
taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü Hz. İsa, Kuran'ın indirilişinden
6 asır önce yaşamıştır. Dolayısıyla Hz. İsa'nın bu ilk hayatını
"kıyamet için bir bilgi", yani bir kıyamet alameti olarak anlarsak,
ayetin işaret ettiği anlamı kavrayamamış olabiliriz. Ayetin işaret
ettiği anlam, Hz. İsa'nın, ahir zamanda, yani kıyametten önceki
son zaman diliminde yeniden yeryüzüne döneceği ve bunun da bir kıyamet
alameti olacağıdır. En doğrusunu Allah bilir.
5- Hz. İsa'nın ikinci gelişi ile mutabık gözüken bir
başka ayet ise Ali İmran Suresi'nin 48. ayeti'dir. (Ayet, anlaşılabilmesi
için aşağıda 45. ayetten itibaren alınmıştır)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah
kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu
İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır'
ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır. Beşikte de, yetişkinliğinde
de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir. "Rabbim, bana bir
beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat)
Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca
ona "ol" der, o da hemen oluverir. Ona kitabı, hikmeti, Tevratı
ve İncili öğretecek."
Ayette, Allah'ın Hz. İsa'ya Tevrat'ı, İncil'i ve bir
de "Kitabı" öğreteceği haber veriliyor. Bu kitabın hangi kitap olduğu
kuşkusuz önemlidir. Aynı ifade, Maide Suresi 110. ayette de kullanılmaktadır:
Allah, elçileri toplayacağı gün, şöyle diyecek:
"Size verilen cevap nedir?" Onlar da: "Bizim bilgimiz yoktur; şüphesiz
görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen." Allah şöyle diyecek:
"Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni
Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de
insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i
öğrettim..." (Maide Suresi, 109-110)
Tevrat ve İncil dışında tek bir ilahi kitap vardır;
Kuran (Hz. Davud'a verilen Zebur da Eski Ahit'in içindedir). Nitekim
Ali İmran Suresi'nin 3. ayetinde de "Kitap" kelimesi, İncil ve Tevrat'ın
yanında Kuran'ı ifade etmek için kullanılmıştır: "Allah... O'ndan
başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O, sana Kitabı Hak ve kendinden
öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de
indirmişti." (Ali İmran Suresi, 2-3)
Bu durumda Hz. İsa'ya öğretilecek olan üçüncü "Kitab"ın
Kuran olduğunu ve bunun da ancak Hz. İsa'nın ahir zamanda dünyaya
dönüşü zamanında mümkün olabileceğini düşünebiliriz. Kuşkusuz en
doğrusunu Allah bilir.
Tüm bunların yanında "şüphesiz,
Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir..." (Ali İmran
Suresi, 59) ayeti de Hz. İsa'nın dönüşüne işaret ediyor olabilir.
Tefsirciler genellikle bu ayetin her iki peygamberin de babasız
olma özelliğine dikkat çektiğini söylemişlerdir. Ancak ayetin bir
ikinci işareti daha olabilir. Bu, Hz. İsa'nın da ahir zamanda, Hz.
Adem gibi Allah katından yeryüzüne indirilecek olacağına işaret
ediyor olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. İsa'nın yeryüzüne dönüşü ve Mehdi gibi iki önemli
konunun Kuran'da açıkça anlatılmamış, yalnızca işaret edilmiş olmalarında
da önemli bir hikmet vardır. Öncelikle, bu iki konunun da imani
bir konu olmadığını söyleyebiliriz. Bu durum, ümmetin yalancı Mehdi
ve İsa'lardan korunmasına da yardımcı olur. Mehdi ve İsa, Bediüzzaman'ın
dediği gibi "imanın nuruyla" tanınacaktır.
Peygamberimiz (s.a.v.)'ın bir sözü şöyledir:
Hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa aleyhisselam)'ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır. O, salibi (haçı) kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizyeyi kaldıracaktır, mal o kadar çoğalıp taşacak ki, hiç kimse mal kabul etmez olacaktır. 62
Hz. İsa'nın "haçı kırması ve domuzu
öldürmesi", Hıristiyanlığı sapkın öğelerinden kurtararak orjinal
haline döndürmesini ifade eder. Bunun ardından, Mesih-i Deccal'i
Hz. İsa sanarak ona tabi olmuş pek çok hıristiyan gerçeği görerek
Hz. İsa'ya tabi olacak, yani İslam'ı kabul edecektir. Ahir zamanın
bu aşamasında, Mehdi ve Hz. İsa'nın liderliğindeki İslam dünyası,
hıristiyanların önemli bölümünün de katılmasıyla güçlenecektir.
Nitekim Bediüzzaman da gelecek Mehdi'nin yapacağı işleri anlatırken
"hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslama bina ederek İsevi ruhanileriyle
ittifak edip dini-İslama hizmet" edeceğinden söz eder.63
Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi ve Hıristiyanların çoğunun
da hidayetine aracı oluşunun ardından, Mesih-i Deccal, yegane sadık
kavmi olan Yahudilerle birlikte İslam'ın önündeki tek düşman olarak
kalacaktır. Bu aşama, ahir zamanın son büyük çatışması olan Armagedon'un
başladığı aşamadır.
Ve Yeni Seküler Düzen'in Sonu
Bu kitabın hemen başında Kuran'da Yahudilerle ilgili
bildirilen ayetleri incelerken, özellikle bazı ayetlere dikkat çekmiştik.
İsra Suresi'nin hemen başında yer alan bu ayetlerde, Yahudilerin
yeryüzünde iki kez büyük bir bozgunculuk çıkaracaklarını, ancak
her ikisinin sonunda da Allah'ın üzerlerine göndereceği güçlü bir
topluluk tarafından cezalandırılacakları haber verilmektedir.Bu
iki büyük bozgunculuktan birincisinin yahudilerin Hz. İsa'yı öldürtmeye
kalkmalarıyla doruğa vardığını ve Romalıların Kudüs'ü yerle bir
edip ve direnen Yahudilerin çoğunu "sokakların arasına girip arayarak"
öldürdüklerini yazmıştık. İkinci büyük bozgunculuk ise Yahudilerin
Mesih Planı'nı tasarlamaları ile başladı, tüm bu kitap boyunca incelediğimiz
gibi gelişti ve içinde bulunduğumuz çağda zirveye ulaştı. Ve bu
ikinci bozgunculuk da, ayetin ifadesine göre, büyük bir cezalandırma
ile sonuçlanacaktır.
Ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak
siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak
büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim
o ikiden ilk-vaad geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı
üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar.
Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size
tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım
ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık. Eğer iyilik ederseniz
kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da
(kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaat geldiği zaman, (yine öyle kullar
göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde
ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini
'darmadağın edip mahvetsinler.' Umulur ki, Rabbiniz size merhamet
eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık
kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için
bir kuşatma yeri kıldık. (İsra Suresi, 4-8)
Kitap boyunca hep bu ikinci bozgunculuğun çağımıza mutabık
olduğunun delillerini inceledik. Ancak görüldüğü gibi bu bozgunculuğun
bir de karşılığı vardır ve bu karşılık Yahudiler açısından hiç olumlu
değildir. Üstteki ayete göre, ikinci bozgunculuğun sonucunda, "Allah'ın
zorlu kulları" Kudüs'e girecek, Tapınak'ı dağıtacak ve sokakların
arasına kadar girip Yahudileri araştıracaklardır.
Bu işi ilk kez yapanlar "zorlu kullar" Romalılar'dı (Allah'ın
kulu olmak için Müslüman olmaya gerek yoktur; kafirler de, bilincinde
olmamalarına karşın, Allah'ın kuludurlar). İkinci kez yapanlar ise
hem bugünün siyasi tablosundan, hem de az önce aktardığımız hadislerden
anladığımıza göre, Müslümanlar olacaktır. Mehdi ve ordusunun Kudüs'e
ulaşacağını ve düşman Yahudileri köşe-bucak arayacaklarını haber
veren az önceki hadislerde anlatılan olay, İsra Suresi'nin 7. ve
8. ayetlerinde haber verilen fetihle aynı olaydır. En doğrusunu
Allah bilir. Aynı, ahir zaman fitnesinin Yahudilerin yeryüzünde
çıkardığı büyük bozgunculuk, yani Yeni Seküler Düzen (Novus Ordo
Seclorum)la aynı şey oluşu gibi...
Kuşkusuz tüm bu olayların Kuran ahlakı ile değerlendirilmesi
son derece önemlidir, yaşananların hikmetleri de ancak bu şekilde
kavranabilir.
Dikkat edilirse, İsra Suresi'nin başındaki Yahudilerle
ilgili ayetlerin başında, "Kitapta İsrailoğullarına
şu hükmü verdik..." şeklinde buyurulmaktadır. Yani tüm bu
olaylar, Allah'ın Yahudilere böyle bir kader tespit etmesinin bir
sonucudur. Mesih Planı, Allah öyle dilediği için başlamış ve devam
etmiştir. Bu Planı uygulayan Yahudiler, Allah onlara öyle bir güç
verdiği için bunu yapabilmişlerdir.
Ancak Allah'ın dilemesi ile Plan işlemiş, Allah'ın dilemesi
ile Yeni Seküler Düzen kurulmuştur. Çünkü İsrailoğullarına Kitapta
bu hüküm verilmiştir.
Kitap boyunca Yeni Seküler Düzen'in, Kuran'da sık sık
vurgulanan "hileli-düzen" kavramının bir örneği olduğuna değindik.
Düzen'i kuran müstekbirler (Yahudi önde gelenleri ve onların başta
masonlar olmak üzere müttefikleri), kendi bencil tutkuları için
iktidar hırsları, ırkçı saplantıları, ekonomik çıkarları gibi insanları
dinden koparmış ve onları ahirette "siz gece
ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah'ı inkar etmemizi ve
O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz" (Sebe Suresi, 33)
diyen müstazafların konumlarına sokmuşlardır. Yeni Seküler Düzen,
Kuran'da bildirilen hileli-düzenlerin önemli bir örneğidir.
Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken çok
önemli bir gerçek daha vardır. Bir ayette şöyle bildirilir: "Onlardan
öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun
tümü Allah'a aittir." (Rad Suresi, 42)
Evet, düzen kuruculuğun tümü Allah'a aittir, Yeni Seküler
Düzen'i de kuran, batında (gizlide) Allah'tır. Bu, Allah'ın İsrailoğullarına
Kitapta verdiği bir hükmün sonucudur. Ve bununla birlikte Allah
tim bu tuzakları yerle bir edcek tuzakları da kurandır. İbrahim
Suresi'nin 46. ayetinde bildirildiği gibi; "gerçek şu ki, onlar
hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden
oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen vardır."
Düzen'e karşı, rahmani bir karşı-düzen; ahir zaman fitnesine
karşı, ahir zaman İslam egemenliği vardır. Allah'ın izniyle çok
yakında Yeni Seküler Düzen'in yıkıldığını ve yerine rahmani bir
düzenin kurulduğunu birlikte göreceğiz. Gecenin sabaha yakın olduğu
gibi zirvede olan Yeni Seküler Düzen de sözkonusu düzene o kadar
yakındır.
Kuşkusuz herşeyin en doğrusunu Allah bilir.
Ve bu arada mutlaka belirtmek gerekir ki, dini hedef
alan tüm düzenlere karşı Müslümanlara düşen görev, iyilikle, güzellikle
ve adaletle karşılık vermektedir. Allah Peygamberimiz (s.a.v.)'e,
kendisine karşı ihanette bulunan Yahudiler hakkında emir verirken
"Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları
sever." (Maide Suresi, 13) buyurmaktadır. Zalimlere karşı
zulümle değil adaletle, acımasızlara karşı acımasızlıkla değil merhametle
karşılık vermek, İslam ahlakının bir gereğidir. Bir diğer ayette
bu gerçeğe dikkat çekilir ve "Sizi Mescid-i
Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın
sizi haddi aşmaya sürüklemesin" (Maide Suresi, 2) buyrulur.
Dolayısıyla tarihin bu önemli devrinde, Müslümanların
izlemesi gereken yol açıktır: Dinlerine tüm samimiyetleri ile sarılmak,
Allah'ın rızası için güzel ahlak göstermek, dinsiz ideolojilere
karşı fikren mücadele etmek ve kötülere karşı iyilikle karşılık
vermek...
ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA
KİTAP EHLİNDEN İMAN EDENLER BİRBİRLERİNİN
VELİSİDİRLER
Bu kitap boyunca radikal Siyonizmin
etkisindeki bazı Siyonist devlet adamları ve farklı Yahudi grup
ve organizasyonları çeşitli yönlerden eleştirilmiş, onların Ortadoğu
ve dünya politikasına yönelik planları çok yönlü olarak incelenmiştir.
Ancak bu aşamada çok önemli bir konuyu bir kez daha hatırlatmak
gerekmektedir. İslam, barış, sevgi ve hoşgörü dinidir. Ancak günümüzde
bazı çevreler İslam ahlakını yanlış bir imajla tanıtmaya çalışmaktadırlar.
Yeryüzünü bir "barış ve esenlik yurdu" haline getirmeyi
emreden İslam dinini, tam zıddı şekilde göstermeye çalışan bu çevreler,
diğer dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında bir uyuşmazlık
var gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa İslam ahlakının, Kuran'da
"Ehl-i Kitap" olarak isimlendirilen Yahudilere ve Hıristiyanlara
karşı bakışı son derece adil ve merhametlidir. Allah Kuran'da şöyle
bildirmektedir:
Allah, sizinle din konusunda
savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah,
adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)
İçlerinde zulmedenleri hariç
olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele
etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik;
bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim
olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
Kuran'da Kitap Ehli'nden samimi
iman edenler olduğu ise şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a;
size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı
gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine
karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri
katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
(Al-i İmran Suresi, 199)
... Kitap Ehli'nden bir topluluk
vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak
secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder,
maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar.
İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa,
elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir.
(Al-i İmran Suresi, 113-115)
Gerçek şu ki, iman edenlerle
Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe
inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur,
onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide Suresi, 69)
Allah'ın kullarına bir hidayet
rehberi olarak gönderdiği hak kitaplarında sevgiye, barışa, hoşgörüye
ve adalete dayalı bir toplum modeli tarif edilmektedir. Örneğin
Allah Maide Suresi'nde Yahudilere indirilen Tevrat'ın insanlar için
bir yol gösterici olduğunu bildirmektedir:
Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde
bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler,
Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun)
ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli
kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla
hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)
Yahudiler, Hıristiyanlar ve
Müslümanlar, aralarındaki tarihsel sorunlara, ön yargılara, yanlış
anlamalara veya taassuba dayanan tartışmalara ve çekişmelere tamamen
son vermelidirler. Her üç dinin mensupları da birbirlerine anlayış
ve hoşgörü içinde yaklaşmalıdır. Önemli olan, farklılıkları değil
ortak noktaları gündeme getirmek, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı,
yıkıcı değil yapıcı, engelleyici değil yardımcı, ayırıcı değil tamamlayıcı,
bölücü değil birleştirici olmaktır. Allah Kuran'da iman edenler
üzerindeki bu sorumluluğu şöyle bildirmektedir:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir.
Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız)
yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal
Suresi, 73)
Allah iman edenlere yeryüzünde
barışı sağlamalarını ve barışın koruyucuları olmalarını emretmiştir.
Yeryüzünde bozgunculuk yapanları, haklı bir gerekçesi (savunma veya
mazlumları kurtarma amacı) olmadan savaş çıkaranları, düzeni bozanları,
masum insanları katledenleri lanetlemiştir. Rabbimiz'in emrettiği
ahlakı yaşayan müminlerin, önemli sorumluluklarından biri de insanlar
için barışı ve güvenliği sağlamak, tüm insanların huzur içinde yaşayabilecekleri
bir dünya meydana getirebilmektir.
Savaşların, çatışmaların ve
her türlü kargaşanın temelinde insanların gerçek din ahlakından
uzaklaşmaları vardır. Kimi zaman da sözde din adına ortaya çıkan
bazı kimselerin sapkın yorumları, gerçek din ahlakı hakkında yeterince
bilgi sahibi olmayan kimseler üzerinde etki edebilmektedir. Ve bu
durum onları din ahlakına hiçbir şekilde uymayan eylemler yapmaya
yönlendirebilmektedir. Anlaşmazlıkların ve sorunların şiddet yoluyla
çözülmesi gerektiğine inananlar, baskıcı ve despot uygulamalarıyla
insanlara zulmedenler karşısında iman edenlerin din ahlakını yayma
konusundaki iş birliği önem kazanmaktadır.
İman eden her Hıristiyan, her
Müslüman, her Yahudi bu doğrultuda elinden gelen tüm çabayı göstermekle
mükelleftir. Tek bir Allah'a iman eden, O'nun rızasını kazanmaya
çalışan, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmuş, O'na gönülden bağlı,
O'nu yücelten, temelde aynı değerleri savunan Müslümanların, Yahdilerin
ve Hıristiyanların ortak hareket etmeleri en doğrusudur. Samimi
olarak iman edenler, din ahlakının yaşanması, dinsizliğin neden
olduğu belaların engellenmesi, ateizm ve materyalizmle fikri alanda
mücadele edilmesi konularında ittifak etmelidirler.
Bilgisizlikten veya din ahlakına
karşı olanların provokasyonlarından kaynaklanan ön yargılar ortadan
kaldırılmalı, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar el ele vererek
güzel ahlakı yeryüzüne yaymaya çalışmalıdırlar. Bu birlik, sevgi,
saygı, hoşgörü, anlayış, uyum ve işbirliği prensipleri temel alınarak
bina edilmelidir. Durumun ne kadar acil olduğu göz önünde bulundurulmalı;
çekişme, tartışma ve ayrılığa yol açacak unsurlardan şiddetle kaçınmalıdır.
Kuran'da Müslümanların Kitap ehline birlik çağrısı şöyle bildirilmektedir:
De ki: "Ey Kitap Ehli,
bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide)
gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi
ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
Rabler edinmeyelim.". (Al-i İmran Suresi, 64)
17 Ali bin Hüsameddin
El Muttaki, Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman:
Ahir Zaman Mehdi'sinin Alametleri, s. 12.
18 İmam Şarani. Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman
Alametleri, s. 437.
20 Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Ehadis, c. 1, s. 257.
21 Sünen-i Ebu Davud, c. 5, s. 92.
22 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, s. 299.
23 Bediüzzaman Said-i Nursi, Kastamonu Lahikası,
s. 54
24 Bediüzzaman Said-i Nursi, Şualar, s. 605. 
25 Bediüzzaman Said-i Nursi, Sözler, s. 318
26 İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, c. 2, s. 1169.
27 Bediüzzaman Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi,
s. 189.
28 Ibid., s. 138.
29 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, s. 169.
30 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35.
31 Ibid., s. 37.
32 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri. s. 179.
33 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman'da, s. 39.
34 Riyazü's Salihin, 3/332.
35 Hürriyet, 4 Kasım 1973. 
36 İbn-i Hecer-İ Mekki, El-Kavlu'l Muhtasar fi
Alametil Mehdiyy-il Muntazar, s. 49.
37 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 38.
38 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, s. 200.
39 İbn-i Hecer-İ Mekki, El-Kavlu'l Muhtasar fi
Alametil Mehdiyy-il Muntazar, 53.
40 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, s. 200.
41 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32.
42 İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, c. 2, s. 258.
43 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32.
44 İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, c. 2, s. 1171.
45 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 22.
46 İbn-i Hecer-İ Mekki, El-Kavlu'l Muhtasar fi
Alametil Mehdiyy-il Muntazar, s. 37.
47 Ali bin Hüsameddin El Muttaki, Kitab-ül Burhan
fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 66.
48 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, ss. 186-187.
49 İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, c. 1, s. 535.
50 Muhyiddin İbn-i Arabi, Fütühat-ül Mekkiye; Kıyamet
Alametleri, s. 186.
52 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri. s. 219.
53 Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 53.
54 Encyclopaedia Judaica, c. 14, s. 99.
55 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri s. 213
56 Ibid., ss. 214, 217
57 Saim Güngör, Büyük Fitne: Mesih Deccal,s. 60
58 Sahih-i Müslim, 11/365 
59 Sahih-i Müslim, 11/362
60 Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet
Alametleri, s. 237
61 Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 53
62 Sahih-i Müslim, 6/532 
63 Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi,
s. 9
|